24 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni Yıl, Grip ve Garip İnsanlar

Yeni yıl için dileklerde bulunmaya hazırlanırken bir anda kendimi ilaç, pastil ve şurup üçlüsünün kucağında buldum.. Her şeyin değerini kaybedince anlayan canlılar olduğumuzdan, Noel Baba bana yeni yılda bu algımı kuvvetli kılmam için küçük, sevimli bir grip armağan etti.. Ben de bu hediyenin hakkını vererek 5 gündür kanepedeki sümüklü yaşamıma devam ediyorum.. Bu arada da izlemedik dizi ve dedikodu programı bırakmadım.. Normalde tabii ki de belgesel izleyenlerdenim (yerseniz, yemezseniz gargara yapın). Gerçekten hastalıkla beraber mercimek kadar kalan beynimi de televizyonla beraber yitirdim sanırım.. Kıyafet yarışmalarından birinde, hepsini hatim ettiğim için adını şu an hatırlayamıyorum, kadının biri "Ben Marilyn Monroe'dan daha güzelim çünkü kendisi bayağı yaşlandı" dedi.. O an hastalıktan kulaklarımın tıkanmış olma ihtimalinin gerçek olmasını  ne kadar istediğimi anlatamam.. Rahmetli Marilyn mezarından kalkıp gelse ancak bu kadar şaşırırdım herhalde.. Sonra bir magazin programındaki sucunun "Aman ünlüler de her şeylerini Twittter'da paylaşıyor, ne yiyip içtiklerinden bize ne!" sözleriyle afalladım.. Zannedersin bunu söyleyen ablanın kendisi açık öğretim kanalında ders veriyor.. Adama sormazlar mı "Sen de onları haber yapmıyor musun?" diye.. Hadi dedim ekranlara küsmeyeyim, yine hastanın kara gün dostu aptal kutusu da olsa televizyondur, neticede kitap okumaya kalksam elimin kitabı bile tutacak hali yok, bari susup oturayım seyrime bakayım.. Yarışma tekrarlarını izlerken Robert mezunu bir arkadaşın sorusuna gözüm takıldı.. "Herkesi sevmek manasında kullanılan boncuk dağıtmak deyişindeki boncuk ne renktir?" minvalinde bir soru vardı.. Basitlik ve zorluk kişiden kişiye göre değişir ama e be çocuk hiç bilmesen Mavi Boncuk şarkısını bir yerlerde elbet duymuşsundur, filmine rastlamışsındır ya da bir kitapta karşılaşmışsındır.. Lakin yarışmacımız sanki bu yaşında doğmuş gibi ya da yarışmaya bir mağaradan yeni çıkmış da aramıza karışmış edasıyla "Hiç duymadığım bir deyiş" cevabıyla joker hakkını kullandı.. Kimseyi küçümsemek haddime değil, ben de atomu bölen, yeni icatlarda bulunmuş bir kimse değilim ama bazı sorular bilinmediğinde ya da günlük deyişlerin daha önceden hiç duyulmadığına şahit olduğumda hayretler içinde kalıyorum.. Daha sonra internetin derinliklerinde kaybolmak isterken bir haber görüyorum: Şafak Pavey'e sarf edilen iğrenç ve insanlık dışı bir cümleyle karşılaşıyorum.. Ben edilen lafı şuraya yazmaya utanıyorum ama bunu söyleyen canlı, aynı zamanda bir partiye mensup oluyor kendisi, bu sözleri çekinmeden Twitter'da paylaşıyor.. Sonra tepki alınca her delikanlı (!) gibi geri vitesle hesabını kapatıyor.. Sonrasında Esra Ceyhan'ın, ölen kedisine mezar yaptıran adamın gıyabında tüm hayvanseverlerle dalga geçtiği ve yeni ergenler gibi kikir kikir güldüğü videoyu izliyorum ve insanlardan ziyade hayvanları niçin daha çok sevdiğimi bu insan (!) evlatları sayesinde bir kez daha hatırlıyorum.. Hala, hayvanları sevmenin sanki bir uzaylı görmüşçesine hayretle karşılanmasını da ben anlayamıyorum.. Böylesi insanlar gibi şuurumu temelli yitirmektense sağlığımı geçici bir süre de olsa yitirdiğime şükrediyorum.. Öyle böyle derken bir seneyi daha uğurlayıp yensini karşılamaya hazırlanıyoruz.. Bu sene kendimden ve etrafımdan duyduğum kadarıyla pek mutlu bir sene olmadı ama umarım 2013 daha az sıkıntılı ve umut dolu günler getirir bize.. Yeni yılda herkesin istediğini yapabilecek kadar sağlıklı, zorluklarla başa çıkabilecek kadar güçlü, mutluluğu ve fırsatları kendilerinin yaratabilecekleri kadar şanslı olmasını diliyorum.. Vicdanını yitirmiş insanlaraysa Allah'tan akıl ve merhamet diliyorum, mucizeler tükenmez.. Herkese iyi ve mutlu seneler.. Buseler..

7 Aralık 2012 Cuma

Herkesin Mantığı Kendine

Satılan bir şey olsa en çok talep görecek olan herhalde "mantık" olur.. Herkesin bir popisi olabilir evet ama mantık, her kulda olmayan, olan kullarda da değişkenlik gösteren bir olgudur.. İnsanların statü ve mesleklerine göre mantık sistemini inceleyelim..

Taksici mantığı: Taksimetrede yazan meblağ küsuratlı ise direkt yuvarlanır, ama aşağı doğru değil yukarı doğru bittabi.. Mesela 7 lira 10 kuruş mu tuttu, o taksici mantığında 8 liradır.. Siz 7 lira verecek olsanız o 10 kuruşu helal eden taksici az bulursunuz..

Öğrenci mantığı: Öğrenilen hiçbir bilginin lüzumu yoktur, öğretmenler bu dünyaya kendilerine zulüm çektirmeye gelmiştir.. Hoca taktı mı takar, yüksek not öğrenci tarafından alınır, düşük not öğretmen tarafından verilir..

Öğretmen mantığı: Dersi dinlersen anlarsın, dinlemezsen anlamazsın.. Çalışmazsın kalırsın, çalışırsan geçersin..

Ebeveyn mantığı: Evlatlar kaç yaşına gelirse gelsin çocuktur ve çocuklarının doğru kararı verebilecek bir yaşa geldiği henüz görülmemiştir..

Evlat mantığı: “Sigara içtikten sonra ağzıma bir sakız atıp iki parfüm sıktım mı sigara içtiğim anlaşılmaz” gibi dahiyane fikirler çocuk yaşlarda kendini gösterse de ileriki yaşlarda da “Ailem beni anlamıyor, malum kuşak farkı” şekline bürünür..

Minibüsçü mantığı: “İnsanlar birbirini öpmediği sürece üst üste yolcu almamın bir sakıncası yok” diye düşünürler, favori sözleri “Çantaları elimize alalım, azıcık yanaşalım beyler bayanlar”..

Patron mantığı: “Çalışanın eti benim, kemiği de benim..”

Çalışan mantığı: “Şirketi ben mi kurtaracağım..”

Müşteri mantığı: Müşteri her zaman haklıdır.. Karşısında kim olursa olsun bağırıp çağırmak, hakaret etmek vatandaşlık hakkı gibi bakidir.. Tartışılacak bir şey yok, nokta ! Ayrıca para verdiği zaman sadece o ürünü ya da hizmeti değil markayı ve çalışanları komple satın aldığını düşünür..

Erkek mantığı: 404 not found !

Kadın mantığı: Her cümlenin bir alt metni vardır.. “Aslında öyle değil, şöyle demek istedi” şeklinde olmadık manalar çıkartmada bir numaralı ırktır..

Bebek mantığı: “Yenilen içilen kesmezse oturur ağlarım.. “ Kısa ve öz..

Kedi mantığı (favorim) : “Yerim, içerim, uyurum, kimseye eyvallahım yoktur, arzu edersem ısırır, arzu edersem sahibimin kucağında yatarım, kula kulluk etmem, efendi benim ulen ona göre..”

Kuaför mantığı: İbiş gibi kestiği saçlar aslında yıkandıkça oturan bir forma sahiptir.. Amma ve lakin henüz böylesi bir saç cinsine rastlanmamıştır..

Gördüğünüz gibi en büyük mantık hatası belki de hayatın kendisinde mevcut olsa da kalbimiz ve beynimizin ortaklığında hayatın tadını çıkarmayı ihmal etmeyelim.. Birimizin mantığı diğerimizin kabusu olabilse de zaman zaman hayat akıp gidiyor.. İğneyi kendi cinsime batırarak kadın mantığına ilişkin sevimli bir karikatürle sizlere veda ediyorum.. Buseler..




23 Kasım 2012 Cuma

Öğretmenim Canım Benim

Küçükken ne olacaksın diye sorduklarında her çocuk gibi dönem dönem farklı cevaplar verirmişim.. Sırasıyla “Dansöz, muhasebeci, manken, maymun doktoru, psikolog” verdiğim popüler cevaplardan.. Arada sırada odamın camına tahta kalemiyle yazılar yazarak kendi kendime ders anlatmış olsam da öğretmen olmak hayatta yaptığım en şaşırtıcı seçim oldu herhalde.. Evlenip çoluk çocuğa karışınca yapmayı tasarladığım işin içinde kendimi buldum bir anda.. İyi ki de bulmuşum.. Bir öğrencinin gözünde öğretmen demek, kalem etek giyen, gereksiz ödev veren, sınavlardan düşük not veren (not yüksekse öğrenci alır, düşükse öğretmen verir) varoluş sebebi tamamen öğrenciyi gıcık etmek olan bir canlıyla eş değer olabiliyor.. Ben kendi adıma öğretmenlerim için, en azından büyük kısmı için böyle bir şey düşünmedim.. Hepsi kendine has kişilikleriyle bana bilgi dışında hayata bakış açısı da kazandırdı..  Tabiki de daha çok sevdiğim ya da daha az sempati beslediğim öğretmenlerim oldu fakat öğretmen olunca gerçekten adanmışlık gerektiren bir meslek olduğunu daha iyi anladım.. Öğretmen olmak demek yalnızca “Sayfa onu aç oku çocuğum” demek değil, öğretmen olmak bütün sene hazır bir müfredat üzerinden bildiğin aynı şeyleri anlatmak değil.. Öğretmen olmak öncelikle karşındakiyle iyi iletişim kurarak ona ulaşmak ve onu tanıyarak uygun yolu bulup eğitim vermektir.. akşamın bir bakti işten çıkıp geldiğinde ona dersi en sevimli haliyle sunup verim alabilmesini sağlamaktır.. Küçük bir çocuğun ilgi noktasını yakalamak, asi bir gencin dikkatini çekebilmektir.. Evden bunalım içinde çıksan da tüm derdini sıkınıtını kapıda bırakıp derse Colgate reklamında gülen insan gibi girmektir.. Klasik metodların dışına çıkıp karşındakinin eziyet çektiğini değil de keyif alarak öğrendiğini görebilmektir.. Tüm birikimini öğrencine aktarmak istediğin halde yalnızca bir kısmını verebildiğin, bunu yaparken sabır gerektiren bir meslektir.. Bazen derste öğrencim bir kelime sorduğunda eş anlamlısı, zıt anlamlısı, değişik formları derken Arif Erdem'in Manchaster'a attığı göl videosunu ararken Songül Karlı videosuna kadar giden talihsiz genç gibi bambaşka bir yerde buluyorum kendimi.. İnsan tüm bildiklerini öğrencisinin de bilmesini istese de bu kısa sürede teknik olarak mümkün olamıyor pek tabi.. Ben bir kursta çalıştığım için okul öğretmenlerine göre daha rahatım, öğrencilerin kılık, kıyafet ya da diğer sorunlarıyla uğraşmak işimin bir parçası değil.. Sadece derslere yoğunluk verebildiğim için daha şanslıyım sanırım.. Genelde yetişkinlere ders verdiğim için de okul öğretmenleri kadar cefakar değilim belki.. Bir öğretmen için mutluluk nedir biliyor musunuz? Bol bol renkli kalem, mis gibi kokan yeni tahta kalemi, verdiğini alabilmiş ya da en azından çaba göstermiş ve kendi konusuyla alakalı bulabildiği sınırsız sayıda materyal.. Alışveriş yaptığımdaki mutluluğu sanırım tüm bunlarda fazlasıyla bulabiliyorum artık.. Gerçekten fiziksel ve zihinsel olarak yorucu bir meslek olsa da yediden yetmişe sayısızca insan tanıyabileceğiniz, karşınızdaki kişiye iki üç kelime bile öğretmiş olsanız size bu kadar minnet duydukları ve saygı gösterdikleri bir meslek daha olamaz herhalde.. Bazen üst üste on derse giriyorum, farklı seviyelerde, farklı yaş gruplarında.. Eve geldiğimde annemle konuşmak dahi istemiyorum, konuşmaya halim kalmıyor.. Gelin görün ki, ders sonu öğrencilerimden “Hocam teşekkür ederim” cümlesini duyduğumda yorgunluğumun hepsi olmasa da çoğunluğu gidiyor ve ertesi gün aynı tempoda devam edebilmek için güç toplamış oluyorum.. Her zaman öğreten taraf ben olmuyorum, öğrencilerimden de her gün yeni bir şey öğreniyorum.. Alternatif grip reçeteleri, iddaa oynama teknikleri, çocukların hayal dünyası, araba sanayisindeki son durumlar.. Beni düşündüklerini gösteren ve gerçekten inanılmaz maneviyat taşıyan hediyeler de cabası.. Sadece yeni bir dil öğrenen kimselerden genel bir ricam olacak “Hocam ben ne zaman konuşurum” gibi bir soru sormayın, zira ben falcı değilim.. Kaç vakte kadar konuşursunuz bilemem ama konuşabilmeniz için size en iyi yolu öğretebilirim.. Bir de ödev yapmamış mahcup öğrencilere seslenmek istiyorum, lütfen mahcup olmayın, benim ödev yapmanıza gerçekten ihtiyacım yok ama sizin var.. (Allahım bu cümleyi içten gelerek kurdum ya artık öğretmen olmuşum demek) Öğretmenlerin çalışma vermesinin sebebi kendi öğrencilik yıllarının acısını çıkartmak değildir, hiç kimse bundan gizli bir haz duymaz.. Ödev öğrenileni pekiştirmek içindir.. Mesleki deformasyon, bilgi verir gibi konuşmadan duramıyor insan.. Bazen birine bir şey anlatırken “Anladın mı?” diyorum.. Her an çıkar kalemi kağıdı havasında olmaktan korkuyorum.. Ne olursa olsun işimi seviyorum, çok insan tanımayı, sıfırdan başlayan birini belli bir yere getirmeyi, derslerde eğlenmeyi, gülmeyi saatime bile bakmadan zamanın su gibi akmasına şahit olarak günümü tamamlamayı, sınav kağıdı okumayı, ödev kontrol etmeyi seviyorum.. "Hocam" denildiğinde kendimi 20 yaş daha yaşlı hissetsem zamanla bu sıfata da alıştım.. Özellikle 53 yaşındaki bir insanın size minnet duyan gözlerle “Hocam” diye hitap etmesi, saygı duyması insana kendini gerçekten garip hissettiriyor.. Babamın bir lafı vardır ki çoğu baba aynı cümleyi telaffuz etmiştir: Ne olursan ol, ister çöpçü ol, mutlu bir çöpçü ol” (Sevgiler çöpçüler ayaklanmasın, yaptıkları meslek kötü kokular içinde geçen bir meslek olduğu için hep kendileri örnek verilir, zira hiç kolay bir meslek değildir).. Ben öğretmen oldum, mutlu bir öğretmen.. Beni de mutlu öğretmenler yetiştirdi.. Hepsine minnettarım, öğrettikleri her kelime, kazandırdıkları her şahsiyet kırıntısı için.. Hepsinin yeri ayrı, hayat boyu unutulmayacaklar.. Günümüz kutlu olsun, gününüz kutlu olsun.. Buseler..

20 Kasım 2012 Salı

Savaş Beyinlerde

Sene 1991, 7 yaşındayım.. Televizyonda naklen savaş izliyoruz, Körfez Savaşı.. Ben duruma vakıf olamadığımdan, babama “Bu kaç senede bir olur?” dediğimi hatırlıyorum.. Sanki başkanlık seçimi, belli periyotlarda tekrarlanacak.. Televizyondan da olsa tanıklık ettiğim halde algılayamamıştım savaşın ne olduğunu, ne kadar acımasız olduğunu.. Ardından Bosna savaşı, 3 yıl boyunca haberlerde film gibi izleyip tanıklık ettiğimiz insanlı ayıbı.. Bugün 28 yaşındayım ama değişen hiçbir şey olmadı.. Resmi adı savaş olmasa da yıllardır ülkem PKK denilen vebayla uğraşıyor, hastalığı söküp bir türlü atamıyor.. Geride, haberlerde 10 dakika üzülüp unuttuğumuz canlar ve nice acılı aile kalıyor.. Ne garip bir kişi ölüyor, ardında nice yaslı anne, baba, kardeş, sevgili, evlat, komşu, arkadaş bırakıyor.. Yani kaç ocak sönüyor, kaç hayat kalıcı yara alıyor.. Elimize silah alıp savaşamıyoruz belki ama bu “tatsız” durumlar karşısında hepimiz ister istemez yorumlarda bulunuyoruz.. Asıyoruz, kesiyoruz, mangalda kül bırakmıyoruz, en ala vatansever kesiliyoruz.. Bunu çoğumuz yapıyor.. Birkaç gündür süren, bize tüm çıplaklığıyla aktarılmadığına inandığım ve bildiğim bir savaşla karşı karşıyayız.. Kimimiz uzağında, kimimiz içinde, kimimizin yakınları içinde.. Savaşın içinde olan arkadaşımdan artık daha fazla "Yine sirenler çaldı, füze düşmüş, sığınaklara girdik" diye mesaj gelmesini istemiyorum.. Huzursuzluk içinde onu düşünmek istemiyorum.. Tüm bunların yanı sıra yazılanlara çizilenlere bakıyorum bazen gerçekten mana veremiyorum.. Hani bir laf vardır, “Akım derken bokum demek”, işte içinde bulunduğumuz durum.. Günümüzün en etkili ve yaygın iletişim yöntemi sosyal ağlar.. Burdan yaşadıklarımız haykırmak, büyük kitlelere duyurmak istiyoruz.. Bunu yaparken unuttuğumuz şeyler olabiliyor.. Kendimizi savunurken başkalarını eziyoruz, haklıyken haksız duruma düşüyoruz.. Fikir çatışması olmadan bir yaşam düşünülemez elbet.. Fikirler zorla kabul ettirilmek için değil beyan edilip yeri geldiğinde tartışılmak içindir.. Düşüncelerimizi dinsizleştirmemiz gerektiğine inananlardanım.. Dinsizleştirmeden kastım, benim bir düşünceye katılmam için o beyanatı verenin dindaşım olmasına gerek yok.. Benim için önemli olan ne düşündüğü, nereye vardığı.. Yahut ölen biri için üzülme şartı olarak aynı dine mensubiyet şartı aranmamalı, birazcık vicdan yeterlidir kanımca.. Sadece aynı halktan diye birini koşulsuz sevmeye zorlanmamalı insan.. Karşısında insan olduğu için sevmeli, insan olduğu için üzülmeli.. İki ülkenin savaşı, dinlerin savaşına dönüştürülmemeli.. Aynı ülkede aynı havayı soluyan insanları birbirine düşürmemeli.. Diğerini öbüründen farklı diye ayırmamalı ya da hor görmemeli.. Bir çatı altında huzur içinde yaşamayı bilmiyoruz.. Hep ötekileştiriyoruz.. Babam tarafı Kafkaslardan gelmiş, Çerkes.. Annemin tarafı Selanik'ten mübadele zamanı bu tarafa göç etmek zorunda kalmış.. Ben de Türkiye'de doğup büyüdüm ve Türk'üm.. Ailem dışında hayatımdaki önemli insanlardan ikisi gayrimüslim.. Aramızda bugüne kadar hiç bir farklılık hissetmedim.. Yıllarca beraber yaşadığımız için birbirimizin adetlerini biliriz, saygı duyarız.. Bayramlarda ilk önce onlar mesaj atar, bayramımı kutlar.. Kandil'de beraber helva yeriz, Paskalya'da oturur leziz çöreklerimizi tadarız.. Hepimizin iki kolu iki bacağı ve bir kalbi var.. Bu ülkede doğup büyüyen, bu ülkeye hizmet eden ve kendine bu sıfatı yakıştıran herkes de Türk'tür.. Kimileri daha çok, kimileri daha az Türk'tür diye bir şey söz konusu değildir.. Hele bu ülkeyi bölmeye çalışıp kendi özerkliğinde devlet kurmaya çalışmak söz konusu dahi olmamalıdır.. Kaldı ki yeryüzünde yaşama hakkına sahio olanlar yalnızca Türkler değildir.. Biz tartışmayı henüz bilmiyoruz.. Birbirimize fikirleri dayatmadan, empoze etmeden, provokasyon yapmadan tartışmayı öğrenmeliyiz.. Karşımızdakini sırf bizimle aynı fikirde değil diye fişleyip belli bir kalıba sokmamalıyız.. Yok eğer bunu illa yapıyorsak o zaman da kimseden saygı, hoşgörü beklemeye hakkımız yok.. Fikirlerimizi bile medenice beyan etmeyi öğrenmeden sanırım savaşsız bir dünyada yaşamayı başarmamız mümkün olmayacak.. Savaşta ve barışta Müslüman, Ermeni, Musevi, Budist vs. olmayalım, insan olalım, unutanlara da hatırlatalım.. Sadece kendi ırkımıza mensup diye değil bir kalp taşıdığı için üzülelim sönen hayatlara, üzülmeyi biliyorsak tabi.. Belki böylelikle hepimizin içinde olduğuna inanmak istediğim vicdanlarımızı doğru yönde kullanabiliriz.. Bütün bunları sıcacık evimde oturup, kahvemi yudumlarken yazıyorum, korku içinde yatıp uyumaya çalışıp siren sesleriyle başlamıyorum güne belki evet ama bazı durumları yaşamadan da empati yaparak hissedebiliriz.. İnsanoğlu böyle bir yeteneğe sahip madem, yeri geldiğinde kullanmakta fayda var.. Güzellik yarışmasında tek bir dilek hakkı olan mankenler gibi dünyada barışı hepimiz istiyoruz elbette.. Kan dökülmeden, savaş olmadan barış sağlanmasını daha da çok istiyoruz, her ne kadar ütopik olsa da.. Biz burda klavye başında birbirimizi yerken uzaklarda bir yerlerde kan dökülüyor, tedirginlik içinde insanlar yaşıyor.. Savaşı hiç bir şey meşru kılamaz biliyorum ama çaresiz kalınan durumlar oluyor.. Ne şimdi ne de sonra dilerim daha fazla masum “insan” ölmez ya da evsiz kalmaz, dini, ırkı, vatanı neresi olursa olsun.. Herkesin inanç şekilleri farklı olsa da, inanıyorsak eğer, tek bir Allah var ve inananlar olarak hepimiz O'na inanıyoruz.. İnanmayanlar da var tabiki, bu da onların seçimi.. Kimse kimseye inancı yüzünden hesap soramaz ama hiç kimse de inancı uğruna dinini kullanarak insanları öldüremez, buna hakkı yok.. Allah gibi ulu bir kudretin kendi için kurban edilecek canlara ihtiyacı yoktur.. Allah korkusu değil insanın içinde Allah sevgisi olmalıdır.. Allah'ı korkulacak bir öcü gibi göstermek çok da mantıklı değildir.. İnsan ne yapıyorsa kendine yapar, iyi ya da kötü.. İşlediği günahların hesabını da 3. bir kişiye vermek zorunda değildir, buna mecbur tutuluyorsa orda bir yanlışlık var demektir.. Her şeyin bu kadar mantık çerçevesinde işleyebildiği bir dünya filmler de dahi yoktur farkındayım.. "Hayat bayram olsa laylaylay" şeklinde de gezmiyorum, gerçekleri görebiliyorum ama yine de bazen hayal kurmak, güzel düşüncelere inanmak iyidir, insanı iyiye teşvik eder.. Savaş her zaman kan dökülerek olmuyor, çoğu zaman zihinlerde vücut buluyor.. Yazıma bir Behiç Pek karikatürüyle son veriyorum.. Sanırım 3 cümleyle her seyi özetliyor.. Buseler..

31 Ekim 2012 Çarşamba

Vay Arkadaş

Geçenlerde Facebook listemde gördüğüm biri hakkında “Aaa ben onunla bir ara ne konuşurdum ya, sabahlara kadar icqda, messengerda.. Sahi ne konuşurmuşum acaba?” dedim.. Kendisini en son lisede görmüşümdür, en iyi ihtimalle belki de caddede falan karşılaşmışımdır.. Sonra beni aldı bir düşünce arkadaş nedir, kime denir, arkadaşlar kaça ayrılır ? Gelin birlikte arkadaş türlerini, işlevlerini ve özelliklerini inceleyelim..
Tavşan boku arkadaş: Bu arkadaş türüne mensup kimseler adı üstünde plastik gibidirler, ne kokarlar ne bulaşırlar.. Rast gelirseniz görüşürsünüz, onlardan bir ricada bulunmayın ya da bir derdinizi paylaşmayın zira görünmezlik iksiri içmiş gibi bir anda ortadan kaybolurlar..
Özledim - görüşelimci arkadaş: Kendisini en son lisede görmüşlüğünüz vardır.. Facebook, Twitter ve bilumum sosyal ağlarda ya da yolda karşılaşırsanız en sahte gülümsemenizle konuşur ve o can alıcı cümleyi söylersiniz: Canım özledim yeaa görüşelim, sen bilmem kimleri de ara da ayarlanalım (fonda Yeliz'den yalaaaan şarkısı çalmakta).. Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman ben de bu gruba dahil oluyorum..
Herkesin bir yerden arkadaşı, herkes beni sevsinci arkadaş: Efendim türler arasında en tehlikelisi budur.. Bakmayın herkesle arkadaş olduğuna, kendisi ahtapot gibidir.. Çok sevildiğinden, sevdiğinden değildir herkesle arkadaşlığı, meraklı tiplerdir bunlar.. Eller kollar her yere, herkese uzanır.. Arkadaş kalabalılığı sosyal çevreden değil, herkes beni sevsincilikten kaynaklanır.. Gördüğünüz yerde topuklayın derim..
Hazır arkadaş: En sevdiklerimden.. Benim iki tane var hazır arkadaşım,.. Annemim liseden dostlarının kızları, biri ben doğmadan diğeri ben doğduktan sonra hayata açmış gözleri.. Birbirimizin büyümesine tanıklık edip beraber büyüdüğüm canlar..
Kıtalar ya da şehirler arası arkadaş: Eğer gerçekten candan dostunuzsa, mesafelerden dolayı aylar da geçse görüşmeyeli kaldığınız yerden devam edebildiğiniz, uzakta da olsa hayatından bihaber olmadığınız arkadaşlardır.. Mesafelerin kilometrelerle ölçülmediğinin kanıtıdır onlar..
Afet arkadaşları: Hayat koşuşturmasında sık görüşemediğiniz fakat her türlü, ölüm, mevlüt, hastalık gibi felaket durumlarında bir anda yanınızda bitiveren arkadaşlar, çoğu zaman canlardır..
Yıllardır tanınıp birden sıkı fıkı olunan arkadaş: İstisnalar dışında kendisinden yoğurda batırsanız cacık olmayacak türdendir.. Akıl var mantık var, onca sen yanında duruversin iletişim kurma, konuşma sonra hasbelkader uzun süre aynı ortamda bulunmaya başla canciğer derken kazılan kuyunun içinde kendini bulursun maazallah aman diyim..
Vefanın sadece semt ismi olduğunun ispatı arkadaş: Bu türe hepimiz belli aralıklarla dahil oluruz.. Geçen bir arkadaşıma da söylediğim gibi, bu tipte birkaç arkadaşımız olsun kurban bayramında öküz niyetine kesip Sırat'ı OGS ile geçebiliriz.. Cümledeki öküz kılığına girdiğim zamanlar olmadı mı bittabi oldu, bunla övünecek değilim ama vefasızlıktan yakınıp bazen istemeden de olsa alasını kendimiz yapıyoruz..
Dönemsel arkadaş: Bu tür, arkadaşımızın arkadaşı kontenjanından hayatımıza girip bir süre en yakınımızdan da yakın olur, yemeler, içmeler, birbirinde kalmalar derken bir bakmışın ben yokmuşum şeklinde tasını tarağını alıp görevini tamamladıktan sonra yoluna devam eder.. Nadiren de olsa dönemsel arkadaşın kadrolu arkadaşa dönüştüğü de görülmektedir..
Ailedaş: Nam-ı diğer doğmamış kardeşlerdir.. Hayatınızın büyük bir çoğunluğuna tanıklık etmiş, kelimelerden ziyade kaş-göz ikilisiyle anlaşabildiğiniz, eli kanasa elinizin acıdığı, mutlu olsanız sizden çok kalbi çarpandır..
Özlenen arkadaş: Tanımlanamayan bir cisim olarak hayatınıza girip bir süre kaldıktan sonra nasıl çıktığını anlamadığınız, kendisi için asla uygun sıfatı bulamadığınız, zaman zaman aklınıza geldikçe kısa süreliğine de olsa içinizi sızlatıp geçen tür..
Geç gelen arkadaş: Artık bu saatten sonra kalıcı arkadaş mı edineceğim dediğiniz üniversite çağında tanıdığınız, genelde sayısı iki ya da üçü geçmeyen, ama hayatınızdaki sağlam yerini alan, iyi ki tanımışım, geç de olsa dediklerinizdir.. Ben de dedim mi, dedim..
Arkadaşın eski sevgilisi olan arkadaş: Çok ince bir çizgidedir.. Bu noktada arkadaşın sevgiliden nasıl ayrıldığı önemlidir.. Şayet arkadaş hunharca terk edildiyse, kaderin sillesini ex e terfi etmiş şahıstan yediyse Facebook'tan, meysbuktan tek tıkla silinir, yolda görülse yanağına buse değil de bir adet "tükür babana çocuğum" tükürüğü kondurma isteği doğurur.. Eğer ortada skandal, ihanet yoksa bir Semra kaynana atasözü olan "iki sevgili ipektir, araya giren köpektir" mantığıyla etliye sütlüye karışılmaz.. Neticede kraldan çok kralcı olmamak gerekir..  Medeniyet denen tek dişi kalmış canavar hepimizi selamlar..
Çoğumuz belki ideal arkadaş olmayabiliriz, ama en azından hep aklımızda olan arkadaşlarımızı ben aradım bak o aramadı gibi hesaplara girmeden, aklımıza geldiği o an arayıp sorabiliriz.. Arkadaş iyidir, hele de arkanı döndüğünde sonsuz güvenle hep orda olduğunu ve olacağını bildiğin daha da iyidir.. Yazıma karikatürle son vermemek olmaz pek tabii.. Buseler..

8 Ekim 2012 Pazartesi

Kalpsiz İnsan Olur Da 'Facebook'suz Olmaz

Okumayı pek seven (!) bir millet olarak günlük 50 kelimeyle bile hayatımız idame ettirebiliyoruzdur herhalde.. Peki bu 50 kelimenin içinde bir gün bile eksik etmediğimiz kelime hangisi diye düşündüm, düşündüm ve düşündüm.. Günaydın ? Sanmam, çoğumuz bir günaydını bile esirgiyoruz birbirimizden.. Sıkıldım ? Belki bu olabilir evet, derken tüm bunların üstünde her gün en sık kullandığımız kelimeyi buldum.. Adına şarkılar yazılan “Facebook”.. Bir düşünün.. Bu kelimeyi kullanmadan geçen gününüz olmuş mudur acaba? Benim olmadı sanırım.. Nasıl bir bağımlılıktır bu demekten alamıyor insan kendini.. 7den 70e hepimizi esir alan bir bağımlılık.. Vapurda, yolda yürürken, işte, evde her yerde dilimizde ve aklımızda.. İnsanların hayat yolunda attığı her adımı onları arayarak değil de sosyal ağlardan öğreniyoruz.. Bu bir bakıma hayatı kolaylaştırıyor gibi görünse de yüz yüze iletişim olanaklarını tıkıyor.. İşin kolayına kaçıyoruz hep, arayıp hal hatır sormak yerine Facebook'tan takip ediyoruz.. Facebook hesabı olmayan insana sanki kimlik numarası yokmuş muamelesi yapıp varlığına inanamıyoruz.. “Ne Facebook'u yok mu?? Nası yaa ormanda maymunlar mı büyütmüş onu, mağaradan yeni çıkmış herhalde ?!?!” Kalkıp bu düzene sövmem saçma olur, zira kendim adına epey aktif bir kullanıcıyım, telefonumu elimden ameliyatla ayırmayı düşünen arkadaşlarım bile oldu ama yine de düşünmeden edemiyorum.. Nedir bu büyük sevdanın, bu bağımlılığın sebebi? İlkokul arkadaşlarımızı aramak ?? Tabi hayattaki iki derdimizden biri buydu zaten.. Sevgilimizi, sevgili adayımızı yahut içimizde Hakkın rahmetine kavuşturduğumuz ex aşkımızı 7 /24 sapık gibi takip etmek mi ?? Buna bir çoğumuz evet diyebiliriz.. Hayatımızın herhangi bir döneminde en sadık yarimiz F5 tuşu olmadı mı hiç dostlar ? Duvarına kim ne yazdı, kimle fotoğrafını koymuş, nereye gitmiş gibi paranoyaları ufak çaplı da olsa zamanında çoğumuz tatmıştır.. Bu ergen gerisi hareketleri ben yapmadım diyen varsa, alnını karışlamam, bilakis alnına bir adet tebrik busesi kondurup namusum ilan ederim.. Dedektifliğin yanı sıra gündeme vakıf olmak için de kullanıyoruz Facebook'u.. Savaş mı çıkıyor, kim kaç gol attı, kim evlendi, kim çocuk doğurdu, kimin eli kimin cebinde, Yılmaz Özdil İzmir'le ilgili bugün ne yazdı ilk defa bu platformdan öğrenebiliriz.. Belki tüm bunların ötesinde boş beleş insanlarız, öldürecek vaktimiz çok ya da hepimiz fazla meraktan ölen kedileriz.. Böylesine yaygın olan bir mecrada aile eşrafımızı da görmeden olmaz tabi.. Annemin ilk hesabını açtığı günü hatırlıyorum, pek de ümit vaat etmeyen bir duruş sergilese de şimdi tam anlamıyla güncel zalim oldu.. “Kolejden bilmem kimin kedisi ölmüş” ertesi gün “Ayy kedi ölmemiş biliyor musun bulmuşlar” ya da “Bla blanın torunu olmuş dur tebrik edeyim” gibi gerçekten gündemimi meşgul eden faydalı bilgilerle beni aydınlatıyor (annecim yazar burda latife yaptı, lütfen sakin ol ve o terliği yavaşça yere bırak). Hatta o kadar ki Facebook sayesinde tam bir oyun delisi oldu.. Geçen gün içerden bir çığlık geldi: Aaa kuşum öldü.. Bir an evimizde kuş beslediğimize inanarak paniğe kapıldım.. Meğer annem Angry Birds oynuyormuş.. . En komiği de hepimiz saplantılı aşıklar gibi ondan ayrılamazken sürekli ne kadar gereksiz ve saçma olduğundan bahsediyoruz ama yine de onsuz yapamıyoruz.. Facebook hakkındaki isyanımızı bile yine orda, statümüzde paylaşıyoruz.. İyi olaylara da vesile oluyor kendisi.. Doğum günlerini hatırlatıyor, sivil toplum örgütlenmelerinde etkinliklerin daha kolay yayılmasını sağlıyor ya da sizden binlerce kilometre uzaktaki sevdiğiniz bir dostunuzu yakınlaştırıyor.. Bana en büyük armağanı, en son lisede gördüğüm neden sonra Facebook'ta birbirimiz bulup konuşmaya başladığımız şu an benden çook uzakta olan ama bir o kadar da yakınımda olan bir dost oldu.. En büyük darbesi ise çapkınlara oldu herhalde, nice yuvaları da yıkıyor, ocakları söndürüyor tabi bu şeytan icadı, sevgilisinin, kocasının şifresini ele geçirip kırdığı cevizleri yakalayan sonra afiyetle o cevizleri yediren nice insan var.. Yalnız benim hala alışamadığım, hiçbir zamanda alışamayacağımı düşündüğüm bir olay var.. Hayatın kaçınılmazı, belki de en gerçeği ölümler pek tabi.. Yakınını kaybetmiş bir kimseye “Başın sağ olsun = (((((((( “ şeklinde mesaj yazılmasını, bu kadar basite indirgenmesini anlayamıyorum.. Belki de ben biraz fazla hassasım bilemiyorum.. Hele ölmüş birinin duvarına yazı yazmak inanın çok garibime gidiyor.. Ben ölürsem bir zahmet kaldırın totonuzu cenazeme gelin, duvarımda bol parantezli üzgün surat yazanı görürsem (gözüm üstünüzde olacak) yerimden kalkar gelir onu bulur, ıslak meşe odunuyla kovalarım.. En azından paraya kıyıp çelenk yollayın ne bileyim evime gelin, tavuklu pilavımı yiyin, ayranımı için.. Şaka bir yana gerçekten öteki tarafta internet bağlantısı olduğunu ciddi ciddi düşünenimiz yoktur umarım.. Henüz oraya gitmedim ama gittiğimde bu talebinizi seve seve iletirim.. Yazıma tabiiki de bir karikatürle son veriyorum.. Bir de ricam olacak, yabancı kimselere sözüm, lütfen poke ibaresinden uzak durun, biri tarafından dürtüklenince bir aydınlanma yaşayıp o kişiyle arkadaş olmak istemiyoruz, böyle şakalı, afacanlı şeyler pek etkileyici olmuyor, bilginize.. Buseler..

24 Eylül 2012 Pazartesi

Şişman Değil Kilolu

“Aslında ben küçükken çok zayıfmışım..” Bu cümleyi kilo fazlası olup söylemeyenimiz yoktur herhalde.. Ben de ilkokula başladığımda 19 kiloymuşum, annemin balık yağlarını ben burnumu tıkarken zorla ağzıma tıkıştırdığı günler dün gibi.. “Çocuğum bir kaşık daha al bak” derken şimdi evdeki çikolata çöplerimden iz takibinde kendisi.. Yaklaşık 3 sene boyunca gördüğüm alerji tedavisinden sonra çocuk irisi bir kimse olduğumdan bu yana en yakın dostum oldu “az az sık sık ye” rejimleri.. Ortaokul ve lise yıllarım Uno sponsorluğunda kepekli sandviçlerle, üniversite yıllarım da tavuklu sezar salatayla geçti.. Tüm bunlara rağmen şu an 34 beden olduğumu sanmayın, büyük bedenim hem de bayağı büyük bir beden.. Tabi bu “büyüklük" yol, su ve elektrik olarak bize geri dönüyor.. Alışverişe çıkıp minnoş boyutlardaki anneme ya da arkadaşlarıma hediye alırken “Bunun small bedeni var mı?” soruma “Yalnız o size olmaz” diyen süporsonik satış görevlileri listeye bir numaradan giriş yapıyor.. Tamam kilolu insanlar kendisini olduğundan ufak görür ama kendi bedeninin small olduğuna inanacak kadar da andaval olamazlar.. Lütfen insan zekasını küçümsemeyelim, tombiş insanların da gözü ve izanı var.. Bir ortamda “Ayyy Berkecan'ın sevgilisine bak ayı gibi” denildiğinde ortamın en heybetlisi olarak sizinle göz göze gelen arkadaş “Aman canım kilosu önemli değil tabi de kız uyuzmuş” gibi Asena'ya rakip bir kıvraklıkla kaz çevirir ve yakmaz.. Arabada arkaya oturduğunuzda sığabildiğiniz halde öndeki koltuğu ileri çeken ya da öne oturmadan koltuğu arkaya iten kibar insanlar bunu yapmayın rica ediyorum, biz sıkışsak da bu hareketiniz bize incelikten ziyade kabalık gibi geliyor.. Bırakın biz sıkışalım, böyle gayet mesuduz.. Çok aç bile olsanız dışarıda iştahla yemek yiyemezsiniz, siz yerseniz “Vay ayıya bak, yemiş yemiş sıçmamış, hala yiyor” olur, zayıf bir insan evladı bir kuzu yese “Helal olsun bu kadar yemeye kilo almıyor” olur.. Sanki ben yediğim her lokmanın bana et ve yağ olarak dönmesini kendim bilhassa istiyorum.. Birinin fiziği hakkında yorum yapma hakkınız yoktur, zira siz haddinizi bilip dönüp önce kendi koca totonuza, kaçak kat gibi çıkılmış göbeğinize bakmalısınızdır..  Etrafınızda size sürekli diyet listeleri ve küçük tavsiyeler veren fahri diyetisyenler de cabası.. "Benim kaynımın kızı maydanoz suyu içmiş, bir arkadaşım at kuyruğu yemiş valla 10 kilo vermiş" nutukları çeken insanlar.. Sanki yemek terifi veriyor canını sevdiğim, özümüzde hepimiz insan gibi görünsek bile çoğumuzun bünyesi farklıdır.. Çok eğitimli olmaya gerek yok, lise tahsili yapmış olmamız  bile bu temel farklılığı bilmemiz için kafi.. Fazla kilonun avantajları da var desem inanır mısınız? Profesyonel kilolu bir kimse olarak inanmanız gerektiğini söyleyebilirim.. Krizi fırsata çevirebilirsiniz.. 5 kişiyseniz arabaya bindiğinizde ön koltuk daima size aittir.. Girdiğiniz her ortamda biraz da espirili biriyseniz size oyuncak ayı muamelesi yapılır, sevgiye boğulursunuz.. Düşmanınız pek yoktur, çünkü rakip olarak görülmeyen, potansiyel olarak tehlikeli varsayılmayan kişisinizdir.. En güzeli de bir insan sizi sevdiğinde fiziğiniz yüzünden olmadığına sizi gerçekten sevdiğine yüzde yüz emin olabilirsiniz.. Bir de üzerinize düşen vazifeler vardır.. Her şişman kişisi komik olmak zorundadır.. Bu en asli görevinizdir.. Yüzünüz illa ki güzel olmak zorundadır.. “Ay güzel surat, gözlerin ne güzel, maşallah”.. Bu cümleyi Jaws'ın avına yaklaşırkenki müziği eşliğinde Allah'ın emri gibi takip eden diğer cümle gelir: “Biraz zayıflasan ne iyi olur, erkekler kapında kuyruk olur”.. Eh be ben halk ekmek kuyruğu muyum ? İnsanlar kapımda kuyruk olmasın, tek tek gelsinler.. Acele etmesinler benden hepsine yetecek kadar var.. Bir de şişman demek hakaret gibi geliyor insanlara.. Hani zenci demek ırkçılık kabul ediliyor da siyahi diyoruz ya, şişman insan evlatlarına da 'kilolu' yahut 'balık etli' denilince daha bir yumuşak olduğuna inanılıyor.. Unutmayalım ki hamsinin bir balık olduğu kadar balina da bir balık cinsidir.. Şişmansan şişmansındır, balık etliysen az şişmansındır, birbirimizi kandırmayalım lütfen.. Bu arada her kilo derdi olan insanın kahvaltıda bir bütün ekmek, öğlen bir tam kuzu akşam da dünyaları yediğini zannetmeyin, bir çoğu iştahlı olduğu için kilo alsa da sağlık sorunu olan, metabolik bir rahatsızlığı olan ya da ruhsal sıkıntıları yüzünden yiyip kilo veremeyen bir çok insan tanıyorum.. Eğer çevrenizde kilolu bir insan varsa onu gerçekten sevdiğiniz için kilo vermesini istiyorsanız onu gaza getirmek için kilolu olduğunu yüzüne vurmayın, ters tepki yapar.. Bırakın, o kendini hazır hissettiğinde beynine gerekli emri verip zayıflayacaktır.. Sanırım benim de vaktim geldi, seneye bu zamanlar zayıf insanların sorunları içerikli yazımla karşınızda olacağım.. Unutmadan, zayıf da olsanız şişman da olsanız kendiniz olun yeter, çünkü hiç bir maske sizi ömrünüzün sonuna dek sevdirmeye yeterli olmuyor ve kimse için şekil değiştirmeyin ne yapacaksanız kendiniz için yapın çünkü hayatınızın sonuna kadar sizinle olacak tek kişi yine sizsiniz.. Yazıma en sevdiğim karikatürlerden biriyle veda ediyorum.. Buseler..

5 Eylül 2012 Çarşamba

Dizi Dizi İnciyiz, Seyircilikte Birinciyiz

Akıllısı, delisi, zengini, fakiri, okumuşu, cahili hepimizin şu hayatta belki de sahip olduğu en ortak nokta dizi manyaklığı.. Çoğunluğumuz haftanın her gününe hemen hemen bir dizi uydurup sanki akşama misafir gelecekmiş gibi hazırlıklar yapıyoruz.. Kendimden örnek verirsem, biz orta ölçekte bir kız grubu olarak her çarşamba toplanıp Kuzey Güney gecesi düzenliyoruz.. Bir süre sonra 'dizi bahane, leziz yemekler, kahve falları şahane' formatına bürünse de, diziyi de takip edip ekran teyzeleri gibi müdahale etmeden duramıyoruz.. Ekran teyzesi kim midir ? Hemen izah ediyorum.. Dizi izlerken “Aman kızım o adamdan sana hayır gelmez, bırak git” ya da “Çocuğum gitme oraya seni vuracaklar” nidalarıyla ekrana söz geçirebileceğini düşünen annelerimizin de dahil olduğu büyük bir grup.. Biz kızlarla dizi izlerken daha ziyade “Off gamzelere bak !” “Ahmet senin Mehmet benim, yoo yoo önce Ahmet'i ben keşfettim”, “Ayyy Banu'nun kalçalara bak kocaamaan” şeklinde diziyle tamamen alakasız kritiklerde bulunuyoruz.. Bazı zamanlar da dizinin ileriki dakikalarında olabilecekleri tahmin etmeye çalışıp bildiğimiz zamanda iddaadan para kazanmışçasına sevinip gururlanıyoruz.. Adeta milli maç havasında tezahüratlar eşliğinde geçiriyoruz her çarşambamızı.. Peki nedir bizi bu kadar dizi sevdalısı yapan hiç düşündünüz mü ? Siz zahmet etmeyin, ben boş vakit sahibi olan bir kimse olarak sizin yerinize de düşündüm elbette.. Sanırım hiç yaşamadığımız durumların içinde kendimizi görmek hoşumuza gidiyor.. Diğer konularda pek empatik olmasak ta dizilerde beraber bir hayli sempatik ve empatik olabiliyoruz.. Aşk-ı Memnu'yu ele alalım.. İzlerken bir kısmımız Bihterci oldu, Behlül ona her kazık atışında tüm erkek soyuna sövdük.. Bihter aldatan kadın da olsa hepimiz ona acıdık, kendimizi onun yerine koyduk.. Ednan Bey heybetli boynuzlarıyla etrafta gezerken onu yolda görüp “Canım kafanı ey boynuzların çarpacak” ya da “Bihter seni aldatıyor, gözünü aç be adam” diye uyarmak isteyenlerimiz mutlaka olmuştur.. Bir de en abidik dizilerde bile kendimizden bir parça bulabilme yetimiz de bizi dizimanya furyasına sürüklüyor olmalı.. Çoğumuz Ziyagil Yalısı'nda büyümedik tabiiki, ama bir şekilde aldatıldık, kandırıldık.. Statümüz ne olursa olsun yaşadıklarımız farklı şekillerde de olsa hissettiklerimiz aynı.. İşte bundandır ki dizilerden vazgeçemiyoruz.. Kendi adıma benim takip ettiğim yerli yabancı bir çok dizi var.. Sezon finallerinde hep hüzünleniyorum, sanki birkaç ay boyunca boşluğa düşecekmişim hissine kapılıyorum, tabi bu hissiyat 2 gün içinde kayboluyor.. Yeni yayın dönemiyle de beraber sanki Ankara'dan abim gelmiş gibi tatlı bir telaş duyuyorum.. Rahmetli anneannem de tam bir dizi takipçisiydi.. Kendisi bütün dizileri aynı anda izleyemediğinden bana bu yolda ulvi bir görev verip, kendi izlemediklerini takip etmemi tembihler sonra sınav şeklinde sorular sorardı.. Aramızda kalsın ben dizileri izlemeyip üniversite hayatım boyunca verilen romanların çoğunun özetini okuyan uyanık biri olarak dizileri de fragmanlardan takip ederek nenemin sınavlarından pekiyi alırdım.. Diziler sadece goygoy oluşumlar gibi gözükse de öyle değil aslında.. Bize kattıklarını inkar edemeyiz.. Mesela, bizim jenerasyondaki üç insandan ikisi blok flütle Süper Baba şarkısını çalabilmeyi, iki kişinin bildiğinin aslında sır olmadığını öğrendi.. Dizilerden bahsedip dizi klişelerinden bahsetmemek olmaz.. Misal, her dizide yalnızca bir hastane vardır, telefon çalar arayan kişi birinin kaza yaptığını, hastanede olduklarını söyler ama bir Allah'ın kulu da çıkıp hastanenin adını sormaz, hemen geliyorum der ve kopup gelir.. Öyle ya koca Türkiye bir köy ve sadece bir tane hastane var.. Yahut zengin-fakir aşkı, bitmeyen bir klişe daha.. Dizilerdeki zengin kimse, orta hallice ya da nispeten daha az maddiyat sahibi olanı überlüks bir restorana götürür, parasız kişi menüden bir şey seçemez, ıstakozu yiyemez, bir nevi yurt dışında yabancı dil bilmeyen Safiye Soyman toyluğuyla bocalar.. Buna karşılık her zengin de bir gün mutlaka deniz kenarında seyyar balıkçı ya da dürümcüden yemeği tadacaktır mottosuyla fakir kişi tarafından bu tür salaş yerlere götürülerek sanki Mars'ta su bulmuşçasına değişik lezzetler keşfeder, hayran kalır, halka iner vs.. Bunlar bir kenara yeni bir yayın dönemiyle daha karşı karşıyayız sayın seyirciler.. Benim heyecanla başlamasını beklediğim dizilerin başında Behzat Ç. geliyor.. Özellikle biplenen küfürlerde ne denildiğini anlamayan sevgili anneme şifre kırıcı niteliğinde alt yazı geçmeyi dört gözle bekliyorum.. Satırlarıma bir karikatürle son vererek sizlere veda ediyorum.. Buseler..

4 Eylül 2012 Salı

Var Mı Eşin Lüküs Hayat

Hayatta bir uğraşa tutkuyla bağlanmış insanları hep takdir etmişimdir.. Liseye kadar, ben de her sabi gibi dönem dönem maymun iştahımla çeşitli aktivitelere sarmıştım.. Bir dönem evde çılgınca kaykayla haşır neşir oldum.. Annem sokakta başıma bir şey gelir diye bırakmadığından kendi imkanlarımla yine evde rollerbladelerimle halıların canına okudum bir süre.. Bir hafta sonu evden sinsice çıkıp okula kadar (okulla evimizin arasında 3 sokak vardı) serserilik yapıp rollerbladele gitmiştim ki annemin bahçedeki silüetiyle beni arabaya koyup eve nakletmesi çok da uzun sürmedi..Basket oynamayı denedim, kendi potama doğru koştuğumdan habersiz basket atıp sevindiğim gün bu sevdam da sona erdi.. Lise 1de artık tekerleksiz ve topsuz bir uğraş bulmam gerektiğini düşünürken tiyatro koluna girmeye karar verdim.. Girmem de başka etkenler de oldu tabi (bkz. Ergenlerde öğretmen hayranlığı).. Sahne fobisi olan biri olarak kendimi bir anda seçmelerde piyanoda gayet suratsız (sonradan aksi olduğunu anlasam da) bir hocanın yanında buluverdim.. Basılan tuşa göre ses verirken o kadar heyecanlıydım ki, o koltuğa oturur oturmaz biri ayağıma basmışçasına “aaaaa” diye haykırdığımı hatırlıyorum.. O gün anladım ki ben asla sahne önü insanı olamam, ama bu tip bir şeyin içinde olmak hoşuma gidiyor o zaman sahne arkasına transfer oldum.. Ayak işleriyle başladım ve sonunda kıyafet giydirip makyaj yapmaya kadar yükseldim.. İnsanlık için küçük ama benim için tutkuyla sarıldığım bir şeydi.. Sonunda gerçekten sevdiğim bir şeyi yapıyordum.. Prova zamanları da oynamadığım halde fahri makyöz ve kıyafetçi başı olarak derslerden yırtmak da cabasıydı.. Bir şekilde hep adını duyduğum fakat hiç izleme fırsatı bulamadığım bir oyun sergilenecekti, Lüküs Hayat.. Benim bu muazzam müzikalle tanışmam bu şekilde gerçekleşti, tabi orjinalini daha sonraki yıllarda ilk olarak Harbiye Açıkhava'da izledim ve tekrardan aşık oldum.. Daha sonra Muhsin Ertuğrul sahnesinde, Ümraniye'de ve birkaç kez daha Açıkhava'da izledim.. Üç saatin nasıl geçtiğini anlamadan izliyor insan.. Benim şahsi anılarımdan ötürü tüylerim hep havada izlesem de, oyunun sonunda dakikalarca ayakta alkışlanan Zihni Göktay'ın gözlerini dolu dolu görmek, başta Suna Pekuysal olmak üzere oyuna senelerini vermiş ve şu an aramızda olmayan oyuncuların sahneye yansıtılan fotoğraflarını eşsiz Lüküs Hayat melodisiyle görmek insanı gerçekten etkiliyor.. Oyuncuların hep beraber seyircilerin arasında n geçerek hep bir ağızdan o muhteşem sözleri seslendirerek selamlamaları da cabası. Dediğim gibi her izleyişimde sanki yıllar sonra çok sevdiğim eski bir dostuma kavuşmanın verdiği huzuru ve mutluluğu hissederim.. Evet sanırım hissettiklerimi tam olarak bu kelimelerle anlatabilirim.. Huzur ve mutluluk.. Zihni Göktay'ın yaşına sığmayan enerjisi, tek seferde dillere dolanan şarkıları, muhteşem melodileriyle hayatımın oyunudur benim Lüküs Hayat.. Bana aynı zamanda tiyatro izleme alışkanlığını ve tiyatroculara saygı duymayı da öğretti.. Yapılan işin ne kadar zahmetli olduğunu gördüm.. Tabiki de okulda gerçekleşen organizasyonda profesyoneller yer almıyordu ama verilen emeğin de hakkı yenilemez.. Kendi adıma hayatında belki de ilk kez sahneye çıkan bu kadar başarılı amatörler görmediğimi söyleyebilirim.. Şimdi tekrardan kavuşuyorum eski dostuma.. 17 Eylül akşamı Harbiye'de.. Bence hala izlemediyseniz, daha fazla beklemeyin ve gidin, görün derim.. Lüküs Hayat'a uygun karikatür bulamadım haliyle, o yüzden satırlarıma müzikalden bir kareyle son veriyorum..

7 Ağustos 2012 Salı

Azıcık İlerleyelim Beyler

Günümüzde en çok ihtiyacımız olan şey tahammül gücü ve sabır olsa gerek.. Etrafıma bakıyorum kimsenin kimseye tahammülü kalmamış.. Trafikte yol vermedi diye adam öldürenler, metrobüse binerken serbest dalda depar rekoru kıranlar, kasada sıra beklerken kavga çıkarıp tükürükle pöfleyenler.. Bunun arkasından beklenen soruyu soruyorum: toplumca nereye gidiyoruz?? Bana kalırsa bir yere gidemiyoruz, bilakis yerimizde sayıyoruz ama illa yok yok gidiyoruz derseniz haklısınız geriye gidiyoruz.. Eskiden daha mı medeniydik acaba diye düşünüyorum cevabı bulamıyorum.. Özellikle toplu taşıtları kullanmada ya da kullanamamada eşimiz benzerimiz yok.. Üniversite yıllarımda, okula gittiğim nadir zamanlarda, ulaşımımı dolmuş, vapur ve tramvay üçlüsüyle sağlıyordum.. Okula gidene kadar stres küpü olup sağa sola insanlık dersi vermeye çalışmaktan yorgun düşmüş bir vatandaş halini alıyordum.. Gelin hep beraber toplu taşıtlara binmenin inceliklerini ve külfetlerini inceleyelim.. Dolmuşla başlayalım.. Dolmuşta ilkokulda cam kenarı kapmaya çalışan çocuk heyecanını hala içinde yaşatan ve dışına da bunu yansıtmakta tereddüt etmeyen bir kesim var.. Çok afedersiniz mabadım kadar olan arka kısımda inatla kaymayan, yapışık olarak oraya monte edildiğini düşündüğüm bir grup insan mevcut.. Adeta birbirlerine ayrılmamaya yemin etmişler, böyle bir bağlılık olamaz.. Benim bu soruna naçizane çözümüm 39 numara ayaklarım ve zikretmek istemediğim ağırlıktaki cüssem ve valiz ebatlarındaki çantamla bu arkadaşları itip kakarak oturmak.. Bunu yapmadan önce yolculara bakmakta fayda var, bazen tanıdık çıkabiliyor.. Bir de para uzatmanızı rica ederken iman gücüyle sizi dürten şahsiyetler var ki, o eli paket yapıp iade edesi geliyor insanın.. Dolmuş maratonundan sonra vapur macerası.. Vapurdan ziyade Nuh'un Gemisi diyebiliriz.. Sanki kıyametin kopacağını, oraya en önce binmezse karşıya yüzerek geçmek zorunda kalacağını düşünen abiler, ablalar, teyzeler ve amcalar.. Günün her saati kendileriyle karşılaşmak mümkün.. Buna henüz çözüm üretmedim, burda en hassas nokta denize düşmemek olduğundan iskeleyi tutup yapışmak, ya da iki kişinin arasına sinsice girip onların yürüyüşünden kuvvet alıp kendiliğinden binmek en mantıklısı.. En son ve zorlu kısım da tramvay.. Hep isteyip te formula pilotu olamamış vatmanlar ve her frende arkadan, önden, sağdan ve soldan olmak suretiyle sarılan yolcular.. Öğrencilik hayatım boyunca en azından tanımadığım 10 kişiye, acı bir fren sonucu anneme bile sarılmadığım kadar içten şekilde yapışmışımdır.. O yüzden ayakta yolculuk ediyorsanız elaleme sarılmamak için bulduğunuz ilk direğe koala gibi yapışın derim.. Stajımı bu üç toplu taşıt aracıyla yapmış biri olarak hala metrobüse binmeyi öğrenememekse beni derinden yaralıyor.. Dolu olduğunda bir sonrakini beklediğim aracın kapısında haliyle ilk sırada oluyorum, ama ne hikmetse o kapı açıldığından ben içeri giren en son kişi olmasam da istisnasız her seferinde ayakta kalıyorum.. Şanslı günümdeysem, yapılış amacını kavrayamadığım bir buçuk kişilik koltukların buçuk kısmında yer bulabiliyorum.. Yine de insanlara bu kadar acımasız olmamam gerektiğini düşünerek yolculuğuma ayakta devam ediyorum.. Tabi bir de halkımızın azımsanmayacak kısmının favori esansı olan hafif mayhoş, hafif lahmacun salonu kıvamındaki ter kokusu var ki, bu noktada kelimelerin kifayetsiz kaldığını söylemek istiyorum.. Şair, rakı şişesinde balık olsam demiş, eğer siz de konserve kutusunda balık olma deneyimini yaşamak isterseniz, büyükşehrin size sunduğu bu deneyimi hala yaşamadıysanız kaçırmayın derim.. Allahtan bugüne kadar çalıştığım bütün iş yerlerim evime maksimum 3km. uzakta olduğundan çaçaron çenemle sağa sola müdahale ederken dayak yemeden evime sağ salim varabildim.. İşe giderken birden çok vasıtayla bu maratona katılan yoldaşlarıma sabırlar ve kondisyon dilerken satırlarıma bir karikatürle son veriyorum.. Buseler..

30 Temmuz 2012 Pazartesi

İlk Göz Ağrım


Sene 86..  Pusette 2 yaşında bir çocuk irisi ve elinde kuyruğundan tutup kaldırdığı bir adet kedi yavrusu.. Benim kedilerle ilk tanışmam, annemin de kedilere olan haşin sevgimi fark edişi böyle olmuş.. O günden beri sokakta gördüğüm her kediyi istisnasız sevmişimdir, bir kısmı da beni sevmiş, kimi de hoş olmayan şekillerde tırnaklarıyla yahut dişleriyle iade-i sevgi gösterisinde bulunmuştur.. Bir kısım insanın sandığının aksine hala hayattayım, kuduz olmadım, mikrop kapmadım, yarım asrı devirdim ve domuz gibi yaşıyorum.. Kedilerden korkmayı anlayabilirim, sonuçta ben de bu ebadımla 2cmlik böceklerden korkuyorum, amma ve lakin kedileri pislik yuvası olarak görüp tiksinmeyi, onların da birer can taşıdıklarını görmezden gelenleri anlayamıyorum.. Kendimde bir rahatsızlık hissetsem doktora hemen gitmem ama kedimin hal ve tavırlarında bir değişiklik sezinlediğim de kapıp derhal veterinere götürürüm, çoğunda da haklı olduğumu anlarım.. Kediler dertlerini konuşarak anlatamaz, onları anlamak için izlemek gerekir.. Herkesten, benim ya da diğer hayvan seven insanlar gibi hassas olmalarını beklemek haksızlık olur.. Sadece ne zaman hayvanların iyiliği için bir yardım istense ayaklanıp “Bu kadar aç insan var, önce onları doyurun” gibi fevkalade alakasız yakarışta bulunanlara şiddete karşı bir kimse olarak, kafa atmak istiyorum.. Neden mi ?? Dedim ya, onlar adı üstünde hayvan.. Savunmasız, derdini anlatamayan canlılar.. Sokakta bir sürü evsiz insan var, evet bir kısmı çalışabilir halde de olsa çalışmayarak dilenerek kolay yoldan yaşamlarını idame ettirme peşinde.. Evsiz kedilerse sapık insanlardan kaçıp diğer canlılarla mücadele vererek yaşamaya çalışıyorlar.. İnsanlarla kedileri mukayese etmek saçma mı oldu?? İşte benim de söylemek istediğim bu.. Hayvanlar için yapılan yardımları insanlarla karşılaştırmayın.. Kocaman bir kalbiniz varsa, hem insanlara hem hayvanlara yardım edebilirsiniz ama insanlar dışında diğer canlı türlerine yardım edenlere de karışmayın, köstek olmayın, özetle saygı duyabilin.. 12 sene bizimle aynı evi paylaşan, ortaokuldan üniversiteye değin bana can yoldaşlığı yapmış olan kedimi kaybettiğimde abartmadan söylüyorum ailemden biri ölmüş gibi hissettim.. O bizim için bir kedi değildi, ailemizin kuzu "Şanslı"sıydı.. İlk kedim öldüğünde, onu hastanede görmüştüm, aslında bir Van kedisini sahiplenecektik ama onun anne sütünden kesilmesini bekliyorduk.. Bizi çok iyi tanıyan veterinerimiz yavruları göstermek bahanesiyle odaya soktuğunda onu gördük.. Çirkin beyaz bir fare gibiydi, kafesinden bize patisini uzattı, annemle göz göze geldik ve biz bu minik sıçanı istiyoruz dedik.. Sokakta bulan biri getirip bırakmış.. 1 aylık bile değildi.. Veterinerimiz ona sahip çıkacağımızı tahmin ettiği için bizi oraya çağırdığını söyledi.. Van kedilerinin yuva bulma olasılığı daha yüksek olduğundan biz de o küçük evsiz miniği yuvamıza dahil ettik.. Anne sütü almadığı için kemikleri raşitikti, bu sebeple bebekken 10 güne yakın hastanede kaldı, buna rağmen o kadar şanslıydı ki ona göz kulak olmak için izin gününde bile hastaneye gelen, sabahlayan bir doktoru vardı.. Tam 12 sene evimizin muzır erkeği oldu.. Çok özel bir kediydi.. Biri beni ağlattığında gelip yanağımdan göz yaşımı yalayarak silecek kadar candı.. Karnım ağrıdığında kucağıma çıkıp sıcacık ve pofuduk vücuduyla bana ilaç gibi gelendi.. Gözlerini yere dikerek baktığında saklandığını ve gözükmediğini düşünen şaşkın, küçük çocuğumuzdu.. Evin herhangi bir noktasına saklandığında "aa tavuk mu varmış burda" cümlesini duyunca koşa koşa gelen akıllı bıdığımızdı.. Yalnızca adı “insan” değildi, fakat bir çok insandan daha faydalı, daha yoldaştı bana.. Bundan 2 sene önce bu zamanlarda arkadaşımda kahvaltı ederken hiç beklemediğim bir anda annem aradı ve onu halsiz olduğu için kliniğe götürdüğünü, veterinerin böbreklerinin iflas ettiğini yaşama ihtimalinin yüzde elli olduğundan bahsettiğini söyledi.. O an neler hissettiğimi anlatacak kelime yok sanırım.. Sadece bir gece evde yoktum ve sabah uyandığımda kedimin ölümcül derecede hasta olduğunu öğrendim.. Her şey bir günde oldu.. 4 gün süren iğne tedavilerinin sonunda artık onu eve götürmemiz gerektiğini sadece 2-3 gün daha yaşayabileceğini, evinde huzur içinde son günlerini geçirmesini söylediler.. Bu haberi aldığımdan itibaren çocukluğumun elimden kayıp gidişini izledim.. Her gece sırayla kalkıp nefes alıyor mu diye kontrol edip, bir damla su içtiğinde bile umutlandık.. 3 gün boyunca aynı yerde kımıldamadan yattı, onunla pek iyi geçinemeyen diğer kedimse hiç yanına yaklaşmadan uzaktan izledi.. Her fırsatta üstüne saldırıp, kenarda kıstıran o canavar kedi, Şanslı'nın hasta olduğunu anladı ve arada sadece yanına giderek onu temizledi.. Bu kareyi hatırlayınca aklıma insanlar geldi, hasta ve savunmasız insanlara şiddet gösterenler, yardım eli uzatmak yerine tekme atanlar.. İnsan dedim değil mi, dilim sürçtü herhalde.. Aradaki farkı izah etmeme lüzum yok.. Adem olan anlar.. 3 günün sonunda onu kaybettik.. Öldüğünü kabullenemedim, haberi alıp eve geldiğimde uyuyor olduğuna inanmak isteyip onu defalarca sevdim, başını okşadım uyanması için ama uyanmadı.. Şu anda iki tane kedim, iki tane kızım var.. Gözüm gibi bakıyorum onlara, yokluklarını düşünmek bile istemiyorum.. Onlar da ağlayınca mırmır yanıma geliyor, hastayken ayak ucuma yatıyor ama itiraf etmem gerekirse Şanslı'mın özlemini onlarla gideremedim, bunu yapmaya çalışmadım da esasen, çünkü insan olsun, hayvan olsun kimse kimsenin yerini dolduramıyor.. Onu çok ama çok özlüyorum..Uzun lafın kısası hayvanlara boşuna can dostları denmiyor.. Hiç kimse onları zorla sevmek zorunda değil ama yaşama haklarına saygı göstermek zorundalar, zorundayız.. Şu sıcak yaz günlerinde en susuz anınızı düşünün ve kapınızın önüne bir kap su koyup fırsatınız olduğunca tazeleyin lütfen.. Sadece kedi değil, sokakta yaşayan tüm canlılara yardım etmiş olursunuz.. Onlara işkence yapan ruh hastası kimselereyse, reenkarnasyonun gerçek olduğunu varsayarak bir dahaki hayatlarında hayvan olarak dünyaya gelmelerini ve en az kendileri gibi acımasız insanlarla yüzleşmelerini diliyorum.. Bu defa bir karikatürle değil, Şanslı'mla son veriyorum yazıma.. Buseler..

27 Temmuz 2012 Cuma

Ömür Kısa Dertler Uzun


İnsanın ömrü nasıl mı geçiyor, tabiki de şikayet ederek.. En mutlu gününüzü hatırlayın kaç saniyedir acaba? Peki ya huysuz ve mutsuz günleriniz, saymaya matematiğiniz yetmez.. Yaşadığımıza hayat değil adeta bir şikayet kutusu diyebiliriz..Peki insan ne zaman hayatının kıymetini biliyor, ya sağlığını kaybetmek üzere olduğunda, halihazırda kaybettiğinde, ya da biri öldüğünde.. Sevdiğimiz ya da hiç tanımadığımız biri öldüğünde bile “Hayat ne kadar da boş, Hiçbir şeyi kafaya takmamalıyız” deriz.. Bunu her seferinde tekrarlar, yeni kararlar alır, tövbeler eder, hiç kimseyle küsmemeye, her anın kıymetini bilmeye ant içeriz.. Tabi bu sözler pazartesi başlayıp çarşamba biten rejimler gibi unutulur.. Ben azıcık huysuz, birazcık mutsuz ve bir hayli şansız biri olduğumu düşünerek bütün bir ömrümü yakarış içinde geçirdiğimi söyleyebilirim.. Ojemin kenarı çıksa parmağımı kesecek kadar efkarlanırım, bazen kaşımı alırken bir tel fazla çeksem sanki kaşsız, saçımdan iki tel dökülse kel kalmış gibi anlamsızca dertlenirim ve herkesin olmazsa olmazı kışın soğuktan, yazın sıcaktan ölesiye yakınırım.. Kışın sıcacık bir evde olduğum için ya da yazın ömür boyu sürmese de dinlememe yetecek kadar tatil yapabildiğim için şükretmek aklıma pek de sık gelmez.. Hayatı dolu dolu yaşamayı her fâni gibi doktorlardan çıkınca akıl ederim ancak.. Sanki ölümsüzmüşüm gibi, sanki bin yıl yaşayacakmışım gibi o kadar hoyratça kullandım ki yıllarımı, aylarımı, dakikalarımı.. Hepimizin yaptığı gibi.. Bu aralar tıbbiyeyle biraz fazla haşır neşir olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki ne durumda olursanız olun sizin yerinizde olmak için dünyaları verebilecek başka insanlar vardır.. Kulağa fazla klişe gelebilir ama gerçekten de bir yerimiz ağrıdığında tam bir vücuda sahip olduğumuz için şükretmeliyiz.. Kulağa biraz manyakça gelebilir, oturup “Şükür rabbime bugün de migrenim tuttu, ohhh başım pek de güzel ağrıyor, elimi kestim amaaan ne güzel de kanıyor şakır şakır” şeklinde beyanatlar da veremeyiz tabi ama en azından içinde bulunduğumuz durumun bir çaresi olduğunu düşünerek kendi iç huzurumuzu ve yakınımızdakilerin akıl sağlığını garanti altına alabiliriz.. Hangimiz ne kadar yaşar, ne şekilde bu dünyadan ayrılır bunu bilemeyiz.. Bunun için en azından evden çıkarken kimseyle küs ayrılmama prensibini edindim.. Eğer ki anneme dırdır yaparak evden çıktıysam 10 dakikayı geçmeyen bir zaman aralığında şirinlik mesajımı atarım, birine karşı kızgınsam içime atmamaya gayret ederim bilakis dışıma dışıma atmak suretiyle belli ederim, tersi bir durum söz konusuysa birine karşı iyi bir şeyler söyleyeceksem onu da ertelememeye çalışırım.. Ömrümüz bize yapmayı düşündüklerimizi erteleyebileceğimiz bir vakti verecek kadar cömert olmayabilir.. Olsa da ne yazar.. (gönül yazar ehi ehi diye içinden cevaplayanlar derhal burayı terk etsin) Zaman bu hızla akıp geçerken.. Hayat insana kendi öğretiyor, sabırlı olmayı, şükretmeyi, hep oturduğu yerden istemek yerine harekete geçmeyi.. Maalesef ki insanoğlunun hayatı bunları anlamaya çalışırken bitecek kadar kısa ve ansızın sonlanacak kadar belirsiz. İşte bundandır ki her anın kıymeti bilmeliyiz, geçen günlerin hiçbir zaman geri gelmeyeceğini ama belki de daha da güzellerini göreceğimize inanarak yaşamalıyız ve gayrısafî millî şikayetimizi minimuma indirmeliyiz.. Yazıma bittabi manidar bir karikatürle son verirken, ki bu Umut Sarıkaya'ya ait olup en sevdiklerimdendir, minnoş şahsıma ait bir özlü sözle bitirmek isterim.. Hayatta en büyük kumar yaşamaktır, çünkü nasıl bir sabaha uyanacağımızı asla bilemeyiz.. Buseler..

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Doğmamış Kardeşler


“Kardeşler zorunlu arkadaştır, arkadaşlar ise seçilmiş kardeşlerdir..” Ne doğru bir söz.. Bu cümleyi gerçek anlamda tecrübe eden şanslı insanlardanım.. Gerçek dost demek, doğmamış kardeş demektir bazen.. Hayatta çok acı olaylar yaşamış da olsa insan, eğer düşmek üzereyken elinden tutabilecek bir dostu varsa her şeyin üstesinden gelebilir.. Sadece sıkıntılı durumlarda değil, mutlu olduğunda da seninle mutlu olabilen, senden daha çok heyecan duyabilendir dost.. "Hastayım akşam dışarı çıkamayacağım" dediğinde "geçmiş olsun" diyen değil, sesinin tonundan anlayıp "onu geç de neyin var söyle" diyendir dost.. Bir tiyatro oyununu 10 kere izlesen de sırf sen istiyorsun diye seninle 11. kez gelendir, ancak deprem olsa sokağa çıkarım dediğinde senin bir telefonunla bozuk gelen sesini düzeltmek için en çirkin haliyle yanında bitiverendir.. Duyduğunda üzüleceğini düşündüğü bir şeyi senden gizleyip doğru zamanda alıştıra alıştıra söyleyendir.. Benim de en azından bir kaç tane beni karşılıksız seven, her halimle kabul eden, yormadan, konuşmadan anlayan, yargılamadan dinleyen dostum, "doğmamış kardeşim" var.. Bana yaranmak için değil de beni düşünerek konuşan, acı da olsa gerçekleri kafama vura vura söyleyen, "niye yaptın" demek yerine bir daha aynı hataları yapmamam için çabalayan dostlar.. Sırtımı yaslamak için değil, hayatımda iyi-kötü olanları paylaşmak için, karşıma çıkan engelleri aşamasam da yanımda dimdik duran, bazen beni benden çok düşünen, görmediğimi gösteren dostlar.. Bir elin parmağını geçmezler ama esas kardeş statüsünde sayabileceğim 3 tane “can”ım var benim.. Ortaokuldan beri beraber büyüdüğüm, türlü saçmalıklara beraber imza attığım.. Ne gariptir ki dördümüz de hem aynı hem de birbirimizden çok farklıyız aslında.. İçimizden ikisi yay, diğer ikimiz de yengeciz.. Mesela birimizin gözü çok karadır, bir şeyi kafaya koydu mu ona odaklanır ve hayata geçirir.. Birimiz çok anaçtır, hep korur kollar.. Birimiz ince düşünür, karşındakini kırmamak için gerekirse kendi kırılır.. Birimiz de olayları sürekli dalgaya vurur, iyi yanını görmeye çalışır.. Doğum günlerimiz birer gün arayla.. Sanki bu dünyada birbirimizi arayıp bulmuşuz gibi.. En mutlu günümüzde oturup beraber içkimizi yudumlarız, hayatta yaşadığımız en acı günde sadece bir telefonla sabahın köründe 15 dakika içinde birbirimizin yanında olup elinden tutarız.. Canımız sıkkınken sorgulamak yerine sadece susarak otururuz.. Yeri geldiğinde en acımasız eleştirileri yapar, yeri geldiğinde yavrusunu ceylan gibi gören kuzgunlar gibi överiz birbirimizi.. Tek bir kelimeyle derdimizi anlatır, bir bakışla konuşmadan da anlaşabiliriz.. Nazımız en çok birbirimize geçtiğinden bazen tersleniriz, ama bunun etkisi 10 dakikadan fazla sürmez.. Hastalıkta ve sağlıkta şansım pek yaver gitmese de bu kadar güçlü dostluklarım olduğu için kendimi şanslı sayabilirim.. 28 senelik hayatımda belki derin izler bırakmadım bu dünyada ama sırf böyle dostlarım olduğu için gurur duyarım kendimle.. Ortaokul kompozisyon ödevi kıvamındaki satırlarıma burda son verirken konuya ilişkin bir karikatür paylaşmadan gitmeyeceğim elbette.. Buseler..

8 Temmuz 2012 Pazar

Darısı Başımıza



30 yaşıma merdiven dayayıp çıkmama 2 basamak kalan şu günlerde evlilik nası bi şeydir, faydalı mıdır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Ben alsam da insanlar düşünmememe fırsat bırakmıyor.. Her düğünde yanıma gelen darısı başınacı teyzeler, aile eşrafı, eş dost sağolsun evlenmemek gibi bir alternatifim olmadığını hissettiriyor bana.. Babalar içinse kızlarının yuvadan uçması, başka bir erkeğin kanatları altına girmesi başka bir boyut olsa gerek.. Benim babam da, ben kendimi bildim bileli “ben bu dünyadan gitmeden evlenme”, “aman evlenip ne yapacaksın, hayatını paylaşabileceğin birini bulursan beraber yaşa” gibi bir felsefeye sahip.. İkinci söylediğini muhtemelen benden ümidi kesmiş olmanın rahatlığıyla söylediğini düşünüyorum.. Yine de her konuşmamızda “durumlar nedir, yok mu düzgün damat adayı?” şeklinde soru sormaktan kendini alamaz.. Yani bilinçaltı bir evlilik zorunluluğu herkeste mevcut.. Arkadaşlarımdan ilki evlendiğinde, o evet derken gözlerim dolmuş, bir anda evliliğin ciddiyetini anlamıştım.. Ondan önce düğünler hep “ne giysem” krizlerinin yaşandığı, “bu sıcakta ne saç kalır ne makyaj, tam altın kaç para olmuş, yarım altın mı taksam” gibi bencilce ve dünyasal düşüncelerin hakim olduğu sıradan birer “event” ti, benim için.. Şimdiyse arkadaşlarımın düğününe giderken onları nasıl bir hayatın beklediğini düşünüyorum, korkarak da olsa kendimi bir anda o beyaz gelinliğin içinde hayal ediyorum.. Evlilik tabiki de her genç kızın rüyası, bir nevi zetina dikiş makinası ama gel gör ki dışardan bakıldığında biraz tedirginlik yaratan bir dünya.. Aynı evin içinde sürekli dibinde bir insan, hem de senelerce aynı insan.. Bir çeşit tamagotchi, onu besliyorsun, kıyafetlerini düzenliyorsun, temizliğini yapıyorsun.. Olaya burdan bakınca pek de cazip gelmiyor haliyle.. Öte yandan, gerçekten iyi vakit geçirdiğin, sevdiğin ve diğer insanlara nazaran daha fazla güvendiğin biriyle evlenirsen eğlenceli bir yolculuğa benziyor.. Tabi bu yolculukta direksiyonda bir değil iki kişi oturuyor.. Sanırım olay da bu dengeyi sağlamak, “hep banacı” olmamak, çekinmeden ve karşılık beklemeden fedakarlık yapabilmek.. Rahmetli anneannem hayatımda biri olup olmadığını sormak için onların jenerasyonunun jargonu olan “anlaştığın biri var mı?” cümlesini kullanırdı.. Sanırım anahtar kelime bu, anlaşmak.. Anlaşmasan da anlaşmak, orta noktayı bulmak.. Asıl konumuza geri dönersek, evlilik aslında doğanın kanunu gibi sokuluyor kafalarımıza.. İnsanlar doğar, büyür, evlenir ve ölür.. Kimiyse doğar, büyür, evde kalır ve öyle ölür.. Toplumdaki bakış açısı bu.. Bence şu olsa daha iyi: İnsanlar doğar, büyür, sever ve ölür.. Yani her aşk, her sevgi evlilikle mi noktalanmalı ? İlla herkesin çocuğu mu olmalı ? Günümüzde birkaç ay bile süren evliliklerin olduğunu düşünürsek bence bunu bir kanun gibi görmemeliyiz.. Aşk evliliğiyle mantık evliliğinin ortasında bir yerde olanlardanım.. Sonuçta bir ömrü beraber paylaşmak için yola çıktığım insana bir gün azalacağını bildiğim bir aşkla bağlanmaktansa bir ömür birbirimizi idare edebilmeyi, her şeyden önce her anı dolu dolu geçirmeyi tercih ederim.. İşte her “darısı başına” gibi şartlanmışlık dolu bir cümleyi duyuşumda gözlerimi kısıp gülümserken aklımdan tüm bunları geçiriyorum.. Yine de birbirini gerçekten sevip sahip çıkacağına inandığım iki insan evlendiğinde kendimi mutlu olmaktan da alamıyorum.. Bu yazıyı yazma amacım evlilik hakkında ahkam kesmek değil tabiki, sonuçta “bekara karı boşamak kolay” demişler.. Nacizane amacım evliliğin hayatın akışında bir zorunluluk değil de doğruya en yakın insanı bulduğunda, ki doğrunun tam olarak olduğunu kimse bilmiyor galiba, gerçekleştirilebilecek bir durum olabileceğini göstermek.. Hoş sanırım potansiyel kısmetlerimi de bu yazıdan sonra kaybetmiş olacağım.. Yazıma konuya binaen bir karikatürle son verirken tüm evli arkadaşlarımın gözlerinden, benim gibi kafası karışmış müzmin bekarların da yanaklarından öpüyorum.. Buseler..

5 Haziran 2012 Salı

Gel Bana Burcunu Söyle



En azından hayatının bir dönemini, her sabah gazetedeki astroloji bölümünü  heyecanla okuyarak geçirmemiş bir insan yoktur herhalde aramızda. Klişe olarak görsek de, her seferinde dalga geçsek de, yeni tanıştığımız birinin burcunu öğrenme gereği duyarız. "Ayy aslan mı aslanlar sinsi olur !!" ya da "Kova mı bırak allasen kovalardan adam olmaz!" gibi diyaloglara zaman zaman bizzat şahit olup ev sahipliği yapmışızdır.. Kendi adıma söylemem gerekirse burçların insanların karakterine yansıdığını düşünüyorum.. Aslında küçükken burç yorumumu okurken  hep düşünürdüm, bugün benim için yazdığı şeyleri bütün burçdaşlarım nasıl aynanda yaşar diye.. Sonradan güzel kafamı çok yormama kararı aldım.. Ben bir yengecim ve sonuna kadar burcumun özelliklerini taşıyorum.. Tam bir çöpçüyüm, liseden kalma sakız kutusu bile saklarım eğer benim için bir anlamı varsa.. Sulu gözün önde gideniyim, göz pınarlarımda İstanbul'un susuz günlerini rahatça geçirmesini sağlayacak yaşlarım var.. Aileme ve sevdiklerime abartılı derecede düşkünüm, bazen bu karşımdakini sıkma derecesine giden anaç tavırlara yol açsa da.. Farklı ailelere mensup olduğumuz fakat benim için sözlükteki karşılığı "kardeş" olan 3 tane dostumdan biri de yengeç.. Hemen hemen huylarımız benzer, özellikle canımız sıkıldığında ilk alarmı midelerimiz verir.. Bu ortak özellik bütün yengeçlerin benim gibi sümsük olduğu anlamına gelmez tabi.. Örneğin ikizler burcu denildiğinde dikilen tüyler bende aynı etkiyi her zaman yapmaz, çünkü çift karakterli olmayan ikizler de tanıyorum ya da başaklar titiz derler ama benim tanıdığım en pasaklı insanlar başak burcuydu.. Zannediyorum mesele körü körüne bunu baz alarak yaşamamak.. Geçen aylarda, liseden kalma antikleşen 3 arkadaş konuşurken aramızdaki evli kurbanı seçip bebeğinin burcunun ne olması gerektiği hakkında tahsil yapmış, mürekkep yalamış insanlar olarak saatlerce atom bölermişçesine konuştuk.Sonuç olarak bebişe uygun bir burç bulamadık, çünkü nerden bakmak istersen ters tarafını görebileceğin yanları var her burcun.. Uzun lafın kısası, fala inanmayın falsız kalmayın mantığıyla burca inanmayın ama her sabah yine de astroloji köşelerini okuyun en azından keyiflenecek bir şeyler bulabilirsiniz..Yazıma uygun bir karikatürle köşeme çekiliyorum.. buseler..

21 Mart 2012 Çarşamba

Anneanneler Unutulmaz


İki sene önce bugün sen dünyaya gözlerini kapadın ve benim ışığımı da beraberinde gördün.. O güne dair en net hatırladığım kare “bu acı nası geçer” dememdi.. Dünya durdu sandım.. Tek tesellim gittiğin yerin burdan daha aydınlık olması..Sana duyduğum özlemi tarif edemem. Gün içinde karşılaştıklarım beni hep sana götürüyor..Geceleri de rüyamda görüyorum seni.. Hep gülüyorsun, seni hatırladığım halinden daha genç, daha mutlusun.. Hayatta verilen her karara saygı duymaya özen gösteririm, ama seninkini kabullenmem zor oldu.. Kızgın değilim sana, kırgın da.. Seni anlamaya çalışıyorum. Belli etmemeye çalışsam da sen gittiğinden beri hiçbir şey eskisi gibi olmadı.. Gidişin bana çok şey öğretti, hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen insanlara, artık daha farklı yaklaşıyorum, biliyorum ki onların da hayatlarında aslında canlarını çok acıtan bir şey olmuştur..  Bir şey daha öğrendim, dünyanın en güzel dostlarına sahipmişim.. O günü tam hatırlamasam da etrafımda sevdiğim ve beni seven insanları hatırlıyorum.. Beni boş laflarla avutmadılar, yanımda sessizce durdular, elimi hiç bırakmadılar.. Sen yokken mutlu olmak hakkım değilmiş gibi geliyor, sonra beni ne kadar sevdiğini hatırlıyorum, kahkahalarını hatırlıyorum.. Sanırım sen de beni mutlu görmek isterdin.. Acın geçti zannetme, sadece yaşama ayak uydurmaya çalışıyorum, çalışıyoruz.. Seni her gün, her saniye anıyorum.. Televizyon izlerken reklam arasında yanıma gelip “ben hangi kanalı izliyordum, unuttum” demeni özledim, kimsenin yapamadığı kadar lezzetli köfte patatesini özledim, sarı kıvırcık saçlarını taramayı özledim, bizden gizli şeker yerken seni yakaladığımda yüzündeki kabahat işlemiş mahçup çocuk gülümsemeni özledim, her kahve içtikten sonra peşimden fal baksana diye koşmanı özledim, doğum gününden bir gün önce yanıma gelip "yarın benim doğum günüm unutma" demeni özledim en çok da “anneanne” demeyi özledim.. Kavuşmamıza ne kadar kaldı bilmiyorum ama ben seni gerçekten çok özledim.. Küçükken bize geldiğinde ağlardım, çünkü senin bize gelmen annemlerin bir yere gitmesi demekti, ya da ben hep öyle zannederdim.. Şimdi o kadar isterdim ki kapıyı çalıp içeri girmeni.. Sana veda edemedim, son bir kez göremedim, sarılamadım sımsıkı.. En azından bir kez daha sarılmayı, o pofuduk yanaklarından öpmeyi isterdim, ama olmadı.. Dedem de yanına geldi, umarım orda da didişmiyorsunuzdur.. Annemi merak etme ben onun elini sımsıkı tutuyorum, o da benimkini.. Seni çok seviyorum, uzakta da olsan yüreğimde sevgini hep hissediyorum..O kelimeyi unutmamak için arada bir fotoğrafına bakıp "anneannem" diyorum, "benim canım anneannem"..