24 Aralık 2012 Pazartesi
Yeni Yıl, Grip ve Garip İnsanlar
Yeni yıl için dileklerde bulunmaya hazırlanırken bir anda kendimi ilaç, pastil ve şurup üçlüsünün kucağında buldum.. Her şeyin değerini kaybedince anlayan canlılar olduğumuzdan, Noel Baba bana yeni yılda bu algımı kuvvetli kılmam için küçük, sevimli bir grip armağan etti.. Ben de bu hediyenin hakkını vererek 5 gündür kanepedeki sümüklü yaşamıma devam ediyorum.. Bu arada da izlemedik dizi ve dedikodu programı bırakmadım.. Normalde tabii ki de belgesel izleyenlerdenim (yerseniz, yemezseniz gargara yapın). Gerçekten hastalıkla beraber mercimek kadar kalan beynimi de televizyonla beraber yitirdim sanırım.. Kıyafet yarışmalarından birinde, hepsini hatim ettiğim için adını şu an hatırlayamıyorum, kadının biri "Ben Marilyn Monroe'dan daha güzelim çünkü kendisi bayağı yaşlandı" dedi.. O an hastalıktan kulaklarımın tıkanmış olma ihtimalinin gerçek olmasını ne kadar istediğimi anlatamam.. Rahmetli Marilyn mezarından kalkıp gelse ancak bu kadar şaşırırdım herhalde.. Sonra bir magazin programındaki sucunun "Aman ünlüler de her şeylerini Twittter'da paylaşıyor, ne yiyip içtiklerinden bize ne!" sözleriyle afalladım.. Zannedersin bunu söyleyen ablanın kendisi açık öğretim kanalında ders veriyor.. Adama sormazlar mı "Sen de onları haber yapmıyor musun?" diye.. Hadi dedim ekranlara küsmeyeyim, yine hastanın kara gün dostu aptal kutusu da olsa televizyondur, neticede kitap okumaya kalksam elimin kitabı bile tutacak hali yok, bari susup oturayım seyrime bakayım.. Yarışma tekrarlarını izlerken Robert mezunu bir arkadaşın sorusuna gözüm takıldı.. "Herkesi sevmek manasında kullanılan boncuk dağıtmak deyişindeki boncuk ne renktir?" minvalinde bir soru vardı.. Basitlik ve zorluk kişiden kişiye göre değişir ama e be çocuk hiç bilmesen Mavi Boncuk şarkısını bir yerlerde elbet duymuşsundur, filmine rastlamışsındır ya da bir kitapta karşılaşmışsındır.. Lakin yarışmacımız sanki bu yaşında doğmuş gibi ya da yarışmaya bir mağaradan yeni çıkmış da aramıza karışmış edasıyla "Hiç duymadığım bir deyiş" cevabıyla joker hakkını kullandı.. Kimseyi küçümsemek haddime değil, ben de atomu bölen, yeni icatlarda bulunmuş bir kimse değilim ama bazı sorular bilinmediğinde ya da günlük deyişlerin daha önceden hiç duyulmadığına şahit olduğumda hayretler içinde kalıyorum.. Daha sonra internetin derinliklerinde kaybolmak isterken bir haber görüyorum: Şafak Pavey'e sarf edilen iğrenç ve insanlık dışı bir cümleyle karşılaşıyorum.. Ben edilen lafı şuraya yazmaya utanıyorum ama bunu söyleyen canlı, aynı zamanda bir partiye mensup oluyor kendisi, bu sözleri çekinmeden Twitter'da paylaşıyor.. Sonra tepki alınca her delikanlı (!) gibi geri vitesle hesabını kapatıyor.. Sonrasında Esra Ceyhan'ın, ölen kedisine mezar yaptıran adamın gıyabında tüm hayvanseverlerle dalga geçtiği ve yeni ergenler gibi kikir kikir güldüğü videoyu izliyorum ve insanlardan ziyade hayvanları niçin daha çok sevdiğimi bu insan (!) evlatları sayesinde bir kez daha hatırlıyorum.. Hala, hayvanları sevmenin sanki bir uzaylı görmüşçesine hayretle karşılanmasını da ben anlayamıyorum.. Böylesi insanlar gibi şuurumu temelli yitirmektense sağlığımı geçici bir süre de olsa yitirdiğime şükrediyorum.. Öyle böyle derken bir seneyi daha uğurlayıp yensini karşılamaya hazırlanıyoruz.. Bu sene kendimden ve etrafımdan duyduğum kadarıyla pek mutlu bir sene olmadı ama umarım 2013 daha az sıkıntılı ve umut dolu günler getirir bize.. Yeni yılda herkesin istediğini yapabilecek kadar sağlıklı, zorluklarla başa çıkabilecek kadar güçlü, mutluluğu ve fırsatları kendilerinin yaratabilecekleri kadar şanslı olmasını diliyorum.. Vicdanını yitirmiş insanlaraysa Allah'tan akıl ve merhamet diliyorum, mucizeler tükenmez.. Herkese iyi ve mutlu seneler.. Buseler..
7 Aralık 2012 Cuma
Herkesin Mantığı Kendine
Satılan bir şey olsa en çok talep görecek olan herhalde "mantık" olur.. Herkesin bir popisi olabilir evet ama mantık, her
kulda olmayan, olan kullarda da değişkenlik gösteren bir olgudur..
İnsanların statü ve mesleklerine göre mantık sistemini
inceleyelim..
Taksici mantığı: Taksimetrede yazan
meblağ küsuratlı ise direkt yuvarlanır, ama aşağı doğru değil
yukarı doğru bittabi.. Mesela 7 lira 10 kuruş mu tuttu, o taksici
mantığında 8 liradır.. Siz 7 lira verecek olsanız o 10 kuruşu
helal eden taksici az bulursunuz..
Öğrenci mantığı: Öğrenilen
hiçbir bilginin lüzumu yoktur, öğretmenler bu dünyaya
kendilerine zulüm çektirmeye gelmiştir.. Hoca taktı mı takar,
yüksek not öğrenci tarafından alınır, düşük not öğretmen
tarafından verilir..
Öğretmen mantığı: Dersi dinlersen
anlarsın, dinlemezsen anlamazsın.. Çalışmazsın kalırsın,
çalışırsan geçersin..
Ebeveyn mantığı: Evlatlar kaç
yaşına gelirse gelsin çocuktur ve çocuklarının doğru kararı
verebilecek bir yaşa geldiği henüz görülmemiştir..
Evlat mantığı: “Sigara içtikten
sonra ağzıma bir sakız atıp iki parfüm sıktım mı sigara
içtiğim anlaşılmaz” gibi dahiyane fikirler çocuk yaşlarda
kendini gösterse de ileriki yaşlarda da “Ailem beni anlamıyor,
malum kuşak farkı” şekline bürünür..
Minibüsçü mantığı: “İnsanlar
birbirini öpmediği sürece üst üste yolcu almamın bir sakıncası
yok” diye düşünürler, favori sözleri “Çantaları elimize
alalım, azıcık yanaşalım beyler bayanlar”..
Patron mantığı: “Çalışanın eti
benim, kemiği de benim..”
Çalışan mantığı: “Şirketi ben
mi kurtaracağım..”
Müşteri mantığı: Müşteri her
zaman haklıdır.. Karşısında kim olursa olsun bağırıp
çağırmak, hakaret etmek vatandaşlık hakkı gibi bakidir..
Tartışılacak bir şey yok, nokta ! Ayrıca para verdiği zaman
sadece o ürünü ya da hizmeti değil markayı ve çalışanları
komple satın aldığını düşünür..
Erkek mantığı: 404 not found !
Kadın mantığı: Her cümlenin bir
alt metni vardır.. “Aslında öyle değil, şöyle demek istedi”
şeklinde olmadık manalar çıkartmada bir numaralı ırktır..
Bebek mantığı: “Yenilen içilen
kesmezse oturur ağlarım.. “ Kısa ve öz..
Kedi mantığı (favorim) : “Yerim,
içerim, uyurum, kimseye eyvallahım yoktur, arzu edersem ısırır,
arzu edersem sahibimin kucağında yatarım, kula kulluk etmem,
efendi benim ulen ona göre..”
Kuaför mantığı: İbiş gibi
kestiği saçlar aslında yıkandıkça oturan bir forma sahiptir..
Amma ve lakin henüz böylesi bir saç cinsine rastlanmamıştır..
Gördüğünüz gibi en büyük mantık hatası belki de hayatın kendisinde mevcut olsa da kalbimiz ve beynimizin ortaklığında hayatın tadını çıkarmayı ihmal etmeyelim.. Birimizin mantığı diğerimizin kabusu olabilse de zaman zaman hayat akıp gidiyor.. İğneyi kendi cinsime batırarak kadın mantığına ilişkin sevimli bir karikatürle sizlere veda ediyorum.. Buseler..
23 Kasım 2012 Cuma
Öğretmenim Canım Benim
Küçükken ne olacaksın diye
sorduklarında her çocuk gibi dönem dönem farklı cevaplar
verirmişim.. Sırasıyla “Dansöz, muhasebeci, manken, maymun
doktoru, psikolog” verdiğim popüler cevaplardan.. Arada sırada odamın
camına tahta kalemiyle yazılar yazarak kendi kendime ders anlatmış
olsam da öğretmen olmak hayatta yaptığım en şaşırtıcı seçim
oldu herhalde.. Evlenip çoluk çocuğa karışınca yapmayı tasarladığım işin içinde kendimi buldum bir anda.. İyi ki de bulmuşum.. Bir öğrencinin gözünde öğretmen demek, kalem
etek giyen, gereksiz ödev veren, sınavlardan düşük not veren
(not yüksekse öğrenci alır, düşükse öğretmen verir) varoluş
sebebi tamamen öğrenciyi gıcık etmek olan bir canlıyla eş değer
olabiliyor.. Ben kendi adıma öğretmenlerim için, en azından
büyük kısmı için böyle bir şey düşünmedim.. Hepsi kendine
has kişilikleriyle bana bilgi dışında hayata bakış açısı da
kazandırdı.. Tabiki de daha çok sevdiğim ya da daha az sempati beslediğim öğretmenlerim oldu fakat öğretmen olunca gerçekten adanmışlık
gerektiren bir meslek olduğunu daha iyi anladım.. Öğretmen olmak
demek yalnızca “Sayfa onu aç oku çocuğum” demek değil,
öğretmen olmak bütün sene hazır bir müfredat üzerinden
bildiğin aynı şeyleri anlatmak değil.. Öğretmen olmak öncelikle
karşındakiyle iyi iletişim kurarak ona ulaşmak ve onu tanıyarak
uygun yolu bulup eğitim vermektir.. akşamın bir bakti işten çıkıp geldiğinde ona dersi en sevimli haliyle sunup verim alabilmesini sağlamaktır.. Küçük bir çocuğun ilgi noktasını yakalamak, asi bir gencin dikkatini çekebilmektir.. Evden bunalım içinde çıksan da tüm derdini sıkınıtını kapıda bırakıp derse Colgate reklamında gülen insan gibi girmektir.. Klasik metodların dışına çıkıp karşındakinin eziyet çektiğini değil de keyif alarak öğrendiğini görebilmektir.. Tüm birikimini öğrencine
aktarmak istediğin halde yalnızca bir kısmını verebildiğin,
bunu yaparken sabır gerektiren bir meslektir.. Bazen derste öğrencim
bir kelime sorduğunda eş anlamlısı, zıt anlamlısı, değişik
formları derken Arif Erdem'in Manchaster'a attığı göl videosunu
ararken Songül Karlı videosuna kadar giden talihsiz genç gibi
bambaşka bir yerde buluyorum kendimi.. İnsan tüm bildiklerini
öğrencisinin de bilmesini istese de bu kısa sürede teknik olarak
mümkün olamıyor pek tabi.. Ben bir kursta çalıştığım için
okul öğretmenlerine göre daha rahatım, öğrencilerin kılık,
kıyafet ya da diğer sorunlarıyla uğraşmak işimin bir parçası
değil.. Sadece derslere yoğunluk verebildiğim için daha şanslıyım
sanırım.. Genelde yetişkinlere ders verdiğim için de okul öğretmenleri kadar cefakar değilim belki.. Bir öğretmen için mutluluk nedir biliyor musunuz? Bol
bol renkli kalem, mis gibi kokan yeni tahta kalemi, verdiğini
alabilmiş ya da en azından çaba göstermiş ve kendi konusuyla alakalı bulabildiği
sınırsız sayıda materyal.. Alışveriş yaptığımdaki mutluluğu
sanırım tüm bunlarda fazlasıyla bulabiliyorum artık.. Gerçekten
fiziksel ve zihinsel olarak yorucu bir meslek olsa da yediden yetmişe
sayısızca insan tanıyabileceğiniz, karşınızdaki kişiye iki üç
kelime bile öğretmiş olsanız size bu kadar minnet duydukları ve
saygı gösterdikleri bir meslek daha olamaz herhalde.. Bazen üst
üste on derse giriyorum, farklı seviyelerde, farklı yaş
gruplarında.. Eve geldiğimde annemle konuşmak dahi istemiyorum,
konuşmaya halim kalmıyor.. Gelin görün ki, ders sonu
öğrencilerimden “Hocam teşekkür ederim” cümlesini duyduğumda
yorgunluğumun hepsi olmasa da çoğunluğu gidiyor ve ertesi gün
aynı tempoda devam edebilmek için güç toplamış oluyorum.. Her
zaman öğreten taraf ben olmuyorum, öğrencilerimden de her gün
yeni bir şey öğreniyorum.. Alternatif grip reçeteleri, iddaa
oynama teknikleri, çocukların hayal dünyası, araba sanayisindeki
son durumlar.. Beni düşündüklerini gösteren ve gerçekten inanılmaz maneviyat taşıyan hediyeler de cabası.. Sadece yeni bir dil öğrenen kimselerden genel bir
ricam olacak “Hocam ben ne zaman konuşurum” gibi bir soru
sormayın, zira ben falcı değilim.. Kaç vakte kadar konuşursunuz
bilemem ama konuşabilmeniz için size en iyi yolu öğretebilirim..
Bir de ödev yapmamış mahcup öğrencilere seslenmek istiyorum,
lütfen mahcup olmayın, benim ödev yapmanıza gerçekten ihtiyacım
yok ama sizin var.. (Allahım bu cümleyi içten gelerek kurdum ya artık öğretmen olmuşum demek) Öğretmenlerin çalışma vermesinin sebebi
kendi öğrencilik yıllarının acısını çıkartmak değildir,
hiç kimse bundan gizli bir haz duymaz.. Ödev öğrenileni
pekiştirmek içindir.. Mesleki deformasyon, bilgi verir gibi
konuşmadan duramıyor insan.. Bazen birine bir şey anlatırken
“Anladın mı?” diyorum.. Her an çıkar kalemi kağıdı
havasında olmaktan korkuyorum.. Ne olursa olsun işimi seviyorum,
çok insan tanımayı, sıfırdan başlayan birini belli bir yere
getirmeyi, derslerde eğlenmeyi, gülmeyi saatime bile bakmadan
zamanın su gibi akmasına şahit olarak günümü tamamlamayı, sınav kağıdı okumayı, ödev kontrol etmeyi seviyorum.. "Hocam" denildiğinde kendimi
20 yaş daha yaşlı hissetsem zamanla bu sıfata da alıştım..
Özellikle 53 yaşındaki bir insanın size minnet duyan gözlerle
“Hocam” diye hitap etmesi, saygı duyması insana kendini
gerçekten garip hissettiriyor.. Babamın bir lafı vardır ki çoğu baba aynı cümleyi
telaffuz etmiştir: Ne olursan ol, ister çöpçü ol, mutlu bir
çöpçü ol” (Sevgiler çöpçüler ayaklanmasın, yaptıkları
meslek kötü kokular içinde geçen bir meslek olduğu için hep
kendileri örnek verilir, zira hiç kolay bir meslek değildir).. Ben
öğretmen oldum, mutlu bir öğretmen.. Beni de mutlu öğretmenler
yetiştirdi.. Hepsine minnettarım, öğrettikleri her kelime,
kazandırdıkları her şahsiyet kırıntısı için.. Hepsinin yeri
ayrı, hayat boyu unutulmayacaklar.. Günümüz kutlu olsun, gününüz
kutlu olsun.. Buseler..
20 Kasım 2012 Salı
Savaş Beyinlerde
Sene 1991, 7 yaşındayım..
Televizyonda naklen savaş izliyoruz, Körfez Savaşı.. Ben duruma
vakıf olamadığımdan, babama “Bu kaç senede bir olur?”
dediğimi hatırlıyorum.. Sanki başkanlık seçimi, belli
periyotlarda tekrarlanacak.. Televizyondan da olsa tanıklık
ettiğim halde algılayamamıştım savaşın ne olduğunu, ne kadar
acımasız olduğunu.. Ardından Bosna savaşı, 3 yıl boyunca
haberlerde film gibi izleyip tanıklık ettiğimiz insanlı ayıbı..
Bugün 28 yaşındayım ama değişen hiçbir şey olmadı.. Resmi
adı savaş olmasa da yıllardır ülkem PKK denilen vebayla
uğraşıyor, hastalığı söküp bir türlü atamıyor.. Geride,
haberlerde 10 dakika üzülüp unuttuğumuz canlar ve nice acılı
aile kalıyor.. Ne garip bir kişi ölüyor, ardında nice yaslı
anne, baba, kardeş, sevgili, evlat, komşu, arkadaş bırakıyor..
Yani kaç ocak sönüyor, kaç hayat kalıcı yara alıyor.. Elimize
silah alıp savaşamıyoruz belki ama bu “tatsız” durumlar
karşısında hepimiz ister istemez yorumlarda bulunuyoruz..
Asıyoruz, kesiyoruz, mangalda kül bırakmıyoruz, en ala vatansever
kesiliyoruz.. Bunu çoğumuz yapıyor.. Birkaç gündür süren, bize
tüm çıplaklığıyla aktarılmadığına inandığım ve bildiğim
bir savaşla karşı karşıyayız.. Kimimiz uzağında, kimimiz
içinde, kimimizin yakınları içinde.. Savaşın içinde olan arkadaşımdan artık daha fazla "Yine sirenler çaldı, füze düşmüş, sığınaklara girdik" diye mesaj gelmesini istemiyorum.. Huzursuzluk içinde onu düşünmek istemiyorum.. Tüm bunların yanı sıra yazılanlara çizilenlere
bakıyorum bazen gerçekten mana veremiyorum.. Hani bir laf vardır,
“Akım derken bokum demek”, işte içinde bulunduğumuz durum..
Günümüzün en etkili ve yaygın iletişim yöntemi sosyal ağlar..
Burdan yaşadıklarımız haykırmak, büyük kitlelere duyurmak
istiyoruz.. Bunu yaparken unuttuğumuz şeyler olabiliyor.. Kendimizi
savunurken başkalarını eziyoruz, haklıyken haksız duruma
düşüyoruz.. Fikir çatışması olmadan bir yaşam düşünülemez
elbet.. Fikirler zorla kabul ettirilmek için değil beyan edilip
yeri geldiğinde tartışılmak içindir.. Düşüncelerimizi
dinsizleştirmemiz gerektiğine inananlardanım.. Dinsizleştirmeden
kastım, benim bir düşünceye katılmam için o beyanatı verenin
dindaşım olmasına gerek yok.. Benim için önemli olan ne
düşündüğü, nereye vardığı.. Yahut ölen biri için üzülme
şartı olarak aynı dine mensubiyet şartı aranmamalı, birazcık
vicdan yeterlidir kanımca.. Sadece aynı halktan diye birini
koşulsuz sevmeye zorlanmamalı insan.. Karşısında insan olduğu
için sevmeli, insan olduğu için üzülmeli.. İki ülkenin savaşı,
dinlerin savaşına dönüştürülmemeli.. Aynı ülkede aynı
havayı soluyan insanları birbirine düşürmemeli.. Diğerini
öbüründen farklı diye ayırmamalı ya da hor görmemeli.. Bir
çatı altında huzur içinde yaşamayı bilmiyoruz.. Hep
ötekileştiriyoruz.. Babam tarafı Kafkaslardan gelmiş, Çerkes..
Annemin tarafı Selanik'ten mübadele zamanı bu tarafa göç
etmek zorunda kalmış.. Ben de Türkiye'de doğup büyüdüm ve
Türk'üm.. Ailem dışında hayatımdaki önemli insanlardan ikisi gayrimüslim.. Aramızda bugüne kadar hiç bir farklılık hissetmedim.. Yıllarca beraber yaşadığımız için birbirimizin adetlerini biliriz, saygı duyarız.. Bayramlarda ilk önce onlar mesaj atar, bayramımı kutlar.. Kandil'de beraber helva yeriz, Paskalya'da oturur leziz çöreklerimizi tadarız.. Hepimizin iki kolu iki bacağı ve bir kalbi var.. Bu ülkede doğup büyüyen, bu ülkeye hizmet eden ve
kendine bu sıfatı yakıştıran herkes de Türk'tür.. Kimileri
daha çok, kimileri daha az Türk'tür diye bir şey söz konusu
değildir.. Hele bu ülkeyi bölmeye çalışıp kendi özerkliğinde
devlet kurmaya çalışmak söz konusu dahi olmamalıdır.. Kaldı ki yeryüzünde yaşama hakkına sahio olanlar yalnızca Türkler değildir.. Biz
tartışmayı henüz bilmiyoruz.. Birbirimize fikirleri dayatmadan, empoze
etmeden, provokasyon yapmadan tartışmayı öğrenmeliyiz..
Karşımızdakini sırf bizimle aynı fikirde değil diye fişleyip
belli bir kalıba sokmamalıyız.. Yok eğer bunu illa yapıyorsak o
zaman da kimseden saygı, hoşgörü beklemeye hakkımız yok..
Fikirlerimizi bile medenice beyan etmeyi öğrenmeden sanırım
savaşsız bir dünyada yaşamayı başarmamız mümkün olmayacak..
Savaşta ve barışta Müslüman, Ermeni, Musevi, Budist vs.
olmayalım, insan olalım, unutanlara da hatırlatalım.. Sadece
kendi ırkımıza mensup diye değil bir kalp taşıdığı için
üzülelim sönen hayatlara, üzülmeyi biliyorsak tabi.. Belki
böylelikle hepimizin içinde olduğuna inanmak istediğim
vicdanlarımızı doğru yönde kullanabiliriz.. Bütün bunları
sıcacık evimde oturup, kahvemi yudumlarken yazıyorum, korku içinde
yatıp uyumaya çalışıp siren sesleriyle başlamıyorum güne
belki evet ama bazı durumları yaşamadan da empati yaparak
hissedebiliriz.. İnsanoğlu böyle bir yeteneğe sahip madem, yeri
geldiğinde kullanmakta fayda var.. Güzellik yarışmasında tek bir
dilek hakkı olan mankenler gibi dünyada barışı hepimiz istiyoruz
elbette.. Kan dökülmeden, savaş olmadan barış sağlanmasını
daha da çok istiyoruz, her ne kadar ütopik olsa da.. Biz burda
klavye başında birbirimizi yerken uzaklarda bir yerlerde kan
dökülüyor, tedirginlik içinde insanlar yaşıyor.. Savaşı hiç bir şey meşru kılamaz biliyorum ama çaresiz kalınan durumlar oluyor.. Ne şimdi ne de
sonra dilerim daha fazla masum “insan” ölmez ya da evsiz kalmaz,
dini, ırkı, vatanı neresi olursa olsun.. Herkesin inanç şekilleri
farklı olsa da, inanıyorsak eğer, tek bir Allah var ve inananlar
olarak hepimiz O'na inanıyoruz.. İnanmayanlar da var tabiki, bu da
onların seçimi.. Kimse kimseye inancı yüzünden hesap soramaz ama
hiç kimse de inancı uğruna dinini kullanarak insanları öldüremez,
buna hakkı yok.. Allah gibi ulu bir kudretin kendi için kurban
edilecek canlara ihtiyacı yoktur.. Allah korkusu değil insanın
içinde Allah sevgisi olmalıdır.. Allah'ı korkulacak bir öcü
gibi göstermek çok da mantıklı değildir.. İnsan ne yapıyorsa
kendine yapar, iyi ya da kötü.. İşlediği günahların hesabını
da 3. bir kişiye vermek zorunda değildir, buna mecbur tutuluyorsa
orda bir yanlışlık var demektir.. Her şeyin bu kadar mantık
çerçevesinde işleyebildiği bir dünya filmler de dahi yoktur
farkındayım.. "Hayat bayram olsa laylaylay" şeklinde de gezmiyorum, gerçekleri görebiliyorum ama yine de bazen hayal kurmak, güzel düşüncelere
inanmak iyidir, insanı iyiye teşvik eder.. Savaş her zaman kan dökülerek olmuyor, çoğu zaman zihinlerde vücut buluyor.. Yazıma bir Behiç Pek karikatürüyle
son veriyorum.. Sanırım 3 cümleyle her seyi özetliyor.. Buseler..
31 Ekim 2012 Çarşamba
Vay Arkadaş
Geçenlerde Facebook
listemde gördüğüm biri hakkında “Aaa ben onunla bir ara ne
konuşurdum ya, sabahlara kadar icqda, messengerda.. Sahi ne
konuşurmuşum acaba?” dedim.. Kendisini en son lisede görmüşümdür,
en iyi ihtimalle belki de caddede falan karşılaşmışımdır..
Sonra beni aldı bir düşünce arkadaş nedir, kime denir,
arkadaşlar kaça ayrılır ? Gelin birlikte arkadaş türlerini,
işlevlerini ve özelliklerini inceleyelim..
Tavşan
boku arkadaş: Bu arkadaş türüne mensup kimseler adı
üstünde plastik gibidirler, ne kokarlar ne bulaşırlar.. Rast
gelirseniz görüşürsünüz, onlardan bir ricada bulunmayın ya da
bir derdinizi paylaşmayın zira görünmezlik iksiri içmiş gibi
bir anda ortadan kaybolurlar..
Özledim
- görüşelimci arkadaş:
Kendisini en son lisede görmüşlüğünüz vardır.. Facebook,
Twitter ve bilumum sosyal ağlarda ya da yolda karşılaşırsanız
en sahte gülümsemenizle konuşur ve o can alıcı cümleyi
söylersiniz: Canım özledim yeaa görüşelim, sen bilmem kimleri
de ara da ayarlanalım (fonda Yeliz'den yalaaaan şarkısı
çalmakta).. Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman ben de bu gruba dahil
oluyorum..
Herkesin
bir yerden arkadaşı, herkes beni sevsinci arkadaş: Efendim
türler arasında en tehlikelisi budur.. Bakmayın herkesle arkadaş
olduğuna, kendisi ahtapot gibidir.. Çok sevildiğinden, sevdiğinden
değildir herkesle arkadaşlığı, meraklı tiplerdir bunlar.. Eller
kollar her yere, herkese uzanır.. Arkadaş kalabalılığı sosyal
çevreden değil, herkes beni sevsincilikten kaynaklanır..
Gördüğünüz yerde topuklayın derim..
Hazır
arkadaş: En sevdiklerimden.. Benim iki tane var hazır
arkadaşım,.. Annemim liseden dostlarının kızları, biri ben
doğmadan diğeri ben doğduktan sonra hayata açmış gözleri..
Birbirimizin büyümesine tanıklık edip beraber büyüdüğüm
canlar..
Kıtalar
ya da şehirler arası arkadaş: Eğer gerçekten candan
dostunuzsa, mesafelerden dolayı aylar da geçse görüşmeyeli
kaldığınız yerden devam edebildiğiniz, uzakta da olsa hayatından
bihaber olmadığınız arkadaşlardır.. Mesafelerin kilometrelerle
ölçülmediğinin kanıtıdır onlar..
Afet
arkadaşları: Hayat koşuşturmasında sık görüşemediğiniz
fakat her türlü, ölüm, mevlüt, hastalık gibi felaket
durumlarında bir anda yanınızda bitiveren arkadaşlar, çoğu
zaman canlardır..
Yıllardır
tanınıp birden sıkı fıkı olunan arkadaş: İstisnalar
dışında kendisinden yoğurda batırsanız cacık olmayacak
türdendir.. Akıl var mantık var, onca sen yanında duruversin
iletişim kurma, konuşma sonra hasbelkader uzun süre aynı ortamda
bulunmaya başla canciğer derken kazılan kuyunun içinde kendini
bulursun maazallah aman diyim..
Vefanın
sadece semt ismi olduğunun ispatı arkadaş: Bu türe hepimiz
belli aralıklarla dahil oluruz.. Geçen bir arkadaşıma da
söylediğim gibi, bu tipte birkaç arkadaşımız olsun kurban
bayramında öküz niyetine kesip Sırat'ı OGS ile geçebiliriz..
Cümledeki öküz kılığına girdiğim zamanlar olmadı mı bittabi
oldu, bunla övünecek değilim ama vefasızlıktan yakınıp bazen
istemeden de olsa alasını kendimiz yapıyoruz..
Dönemsel arkadaş: Bu tür, arkadaşımızın arkadaşı kontenjanından
hayatımıza girip bir süre en yakınımızdan da yakın olur,
yemeler, içmeler, birbirinde kalmalar derken bir bakmışın ben
yokmuşum şeklinde tasını tarağını alıp görevini
tamamladıktan sonra yoluna devam eder.. Nadiren de olsa dönemsel arkadaşın kadrolu arkadaşa dönüştüğü de görülmektedir..
Ailedaş:
Nam-ı diğer doğmamış kardeşlerdir.. Hayatınızın büyük
bir çoğunluğuna tanıklık etmiş, kelimelerden ziyade kaş-göz
ikilisiyle anlaşabildiğiniz, eli kanasa elinizin acıdığı, mutlu
olsanız sizden çok kalbi çarpandır..
Özlenen
arkadaş: Tanımlanamayan bir cisim olarak hayatınıza girip
bir süre kaldıktan sonra nasıl çıktığını anlamadığınız,
kendisi için asla uygun sıfatı bulamadığınız, zaman zaman
aklınıza geldikçe kısa süreliğine de olsa içinizi sızlatıp
geçen tür..
Geç
gelen arkadaş: Artık bu saatten sonra kalıcı arkadaş mı
edineceğim dediğiniz üniversite çağında tanıdığınız,
genelde sayısı iki ya da üçü geçmeyen, ama hayatınızdaki
sağlam yerini alan, iyi ki tanımışım, geç de olsa
dediklerinizdir.. Ben de dedim mi, dedim..
Arkadaşın
eski sevgilisi olan arkadaş: Çok ince bir çizgidedir.. Bu
noktada arkadaşın sevgiliden nasıl ayrıldığı önemlidir..
Şayet arkadaş hunharca terk edildiyse, kaderin sillesini ex e terfi
etmiş şahıstan yediyse Facebook'tan, meysbuktan tek tıkla
silinir, yolda görülse yanağına buse değil de bir adet "tükür
babana çocuğum" tükürüğü kondurma isteği doğurur.. Eğer
ortada skandal, ihanet yoksa bir Semra kaynana atasözü olan "iki
sevgili ipektir, araya giren köpektir" mantığıyla etliye
sütlüye karışılmaz.. Neticede kraldan çok kralcı olmamak gerekir..
Medeniyet denen tek dişi kalmış canavar hepimizi selamlar..
Çoğumuz
belki ideal arkadaş olmayabiliriz, ama en azından hep aklımızda
olan arkadaşlarımızı ben aradım bak o aramadı gibi hesaplara
girmeden, aklımıza geldiği o an arayıp sorabiliriz.. Arkadaş
iyidir, hele de arkanı döndüğünde sonsuz güvenle hep orda
olduğunu ve olacağını bildiğin daha da iyidir.. Yazıma
karikatürle son vermemek olmaz pek tabii.. Buseler..
8 Ekim 2012 Pazartesi
Kalpsiz İnsan Olur Da 'Facebook'suz Olmaz
Okumayı pek seven (!) bir millet
olarak günlük 50 kelimeyle bile hayatımız idame
ettirebiliyoruzdur herhalde.. Peki bu 50 kelimenin içinde bir gün
bile eksik etmediğimiz kelime hangisi diye düşündüm, düşündüm
ve düşündüm.. Günaydın ? Sanmam, çoğumuz bir günaydını
bile esirgiyoruz birbirimizden.. Sıkıldım ? Belki bu olabilir
evet, derken tüm bunların üstünde her gün en sık kullandığımız
kelimeyi buldum.. Adına şarkılar yazılan “Facebook”.. Bir
düşünün.. Bu kelimeyi kullanmadan geçen gününüz olmuş mudur
acaba? Benim olmadı sanırım.. Nasıl bir bağımlılıktır bu
demekten alamıyor insan kendini.. 7den 70e hepimizi esir alan bir
bağımlılık.. Vapurda, yolda yürürken, işte, evde her yerde
dilimizde ve aklımızda.. İnsanların hayat yolunda attığı her
adımı onları arayarak değil de sosyal ağlardan öğreniyoruz..
Bu bir bakıma hayatı kolaylaştırıyor gibi görünse de yüz yüze
iletişim olanaklarını tıkıyor.. İşin kolayına kaçıyoruz
hep, arayıp hal hatır sormak yerine Facebook'tan takip ediyoruz..
Facebook hesabı olmayan insana sanki kimlik numarası yokmuş
muamelesi yapıp varlığına inanamıyoruz.. “Ne Facebook'u yok mu??
Nası yaa ormanda maymunlar mı büyütmüş onu, mağaradan yeni çıkmış
herhalde ?!?!” Kalkıp bu düzene sövmem saçma olur, zira kendim
adına epey aktif bir kullanıcıyım, telefonumu elimden ameliyatla
ayırmayı düşünen arkadaşlarım bile oldu ama yine de düşünmeden
edemiyorum.. Nedir bu büyük sevdanın, bu bağımlılığın
sebebi? İlkokul arkadaşlarımızı aramak ?? Tabi hayattaki iki
derdimizden biri buydu zaten.. Sevgilimizi, sevgili adayımızı
yahut içimizde Hakkın rahmetine kavuşturduğumuz ex aşkımızı 7
/24 sapık gibi takip etmek mi ?? Buna bir çoğumuz evet
diyebiliriz.. Hayatımızın herhangi bir döneminde en sadık
yarimiz F5 tuşu olmadı mı hiç dostlar ? Duvarına kim ne yazdı,
kimle fotoğrafını koymuş, nereye gitmiş gibi paranoyaları ufak
çaplı da olsa zamanında çoğumuz tatmıştır.. Bu ergen gerisi
hareketleri ben yapmadım diyen varsa, alnını karışlamam, bilakis
alnına bir adet tebrik busesi kondurup namusum ilan ederim..
Dedektifliğin yanı sıra gündeme vakıf olmak için de
kullanıyoruz Facebook'u.. Savaş mı çıkıyor, kim kaç gol attı,
kim evlendi, kim çocuk doğurdu, kimin eli kimin cebinde, Yılmaz
Özdil İzmir'le ilgili bugün ne yazdı ilk defa bu platformdan
öğrenebiliriz.. Belki tüm bunların ötesinde boş beleş insanlarız, öldürecek vaktimiz çok ya da hepimiz fazla meraktan ölen kedileriz.. Böylesine yaygın olan bir mecrada aile eşrafımızı da görmeden olmaz tabi.. Annemin ilk hesabını açtığı günü
hatırlıyorum, pek de ümit vaat etmeyen bir duruş sergilese de
şimdi tam anlamıyla güncel zalim oldu.. “Kolejden bilmem kimin
kedisi ölmüş” ertesi gün “Ayy kedi ölmemiş biliyor musun
bulmuşlar” ya da “Bla blanın torunu olmuş dur tebrik edeyim”
gibi gerçekten gündemimi meşgul eden faydalı bilgilerle beni
aydınlatıyor (annecim yazar burda latife yaptı, lütfen sakin ol
ve o terliği yavaşça yere bırak). Hatta o kadar ki Facebook sayesinde tam bir oyun delisi oldu.. Geçen gün içerden bir çığlık geldi: Aaa kuşum öldü.. Bir an evimizde kuş beslediğimize inanarak paniğe kapıldım.. Meğer annem Angry Birds oynuyormuş.. . En komiği de hepimiz
saplantılı aşıklar gibi ondan ayrılamazken sürekli ne kadar
gereksiz ve saçma olduğundan bahsediyoruz ama yine de onsuz
yapamıyoruz.. Facebook hakkındaki isyanımızı bile yine orda,
statümüzde paylaşıyoruz.. İyi olaylara da vesile oluyor
kendisi.. Doğum günlerini hatırlatıyor, sivil toplum
örgütlenmelerinde etkinliklerin daha kolay yayılmasını sağlıyor
ya da sizden binlerce kilometre uzaktaki sevdiğiniz bir dostunuzu
yakınlaştırıyor.. Bana en büyük armağanı, en son lisede gördüğüm neden sonra Facebook'ta birbirimiz bulup konuşmaya başladığımız şu an benden çook uzakta olan ama bir o kadar da yakınımda olan bir dost oldu.. En büyük darbesi ise çapkınlara oldu herhalde, nice yuvaları da yıkıyor, ocakları söndürüyor tabi bu şeytan icadı,
sevgilisinin, kocasının şifresini ele geçirip kırdığı
cevizleri yakalayan sonra afiyetle o cevizleri yediren nice insan var..
Yalnız benim hala alışamadığım, hiçbir zamanda alışamayacağımı
düşündüğüm bir olay var.. Hayatın kaçınılmazı, belki de en
gerçeği ölümler pek tabi.. Yakınını kaybetmiş bir kimseye
“Başın sağ olsun = (((((((( “ şeklinde mesaj yazılmasını,
bu kadar basite indirgenmesini anlayamıyorum.. Belki de ben biraz
fazla hassasım bilemiyorum.. Hele ölmüş birinin duvarına yazı
yazmak inanın çok garibime gidiyor.. Ben ölürsem bir zahmet
kaldırın totonuzu cenazeme gelin, duvarımda bol parantezli üzgün
surat yazanı görürsem (gözüm üstünüzde olacak) yerimden kalkar
gelir onu bulur, ıslak meşe odunuyla kovalarım.. En azından
paraya kıyıp çelenk yollayın ne bileyim evime gelin, tavuklu
pilavımı yiyin, ayranımı için.. Şaka bir yana gerçekten öteki
tarafta internet bağlantısı olduğunu ciddi ciddi düşünenimiz
yoktur umarım.. Henüz oraya gitmedim ama gittiğimde bu talebinizi
seve seve iletirim.. Yazıma tabiiki de bir karikatürle son
veriyorum.. Bir de ricam olacak, yabancı kimselere sözüm, lütfen
poke ibaresinden uzak durun, biri tarafından dürtüklenince bir
aydınlanma yaşayıp o kişiyle arkadaş olmak istemiyoruz, böyle şakalı,
afacanlı şeyler pek etkileyici olmuyor, bilginize.. Buseler..
24 Eylül 2012 Pazartesi
Şişman Değil Kilolu
“Aslında ben küçükken çok
zayıfmışım..” Bu cümleyi kilo fazlası olup söylemeyenimiz
yoktur herhalde.. Ben de ilkokula başladığımda 19 kiloymuşum,
annemin balık yağlarını ben burnumu tıkarken zorla ağzıma tıkıştırdığı günler
dün gibi.. “Çocuğum bir kaşık daha al bak” derken şimdi
evdeki çikolata çöplerimden iz takibinde kendisi.. Yaklaşık 3
sene boyunca gördüğüm alerji tedavisinden sonra çocuk irisi bir kimse
olduğumdan bu yana en yakın dostum oldu “az az sık sık ye”
rejimleri.. Ortaokul ve lise yıllarım Uno sponsorluğunda kepekli
sandviçlerle, üniversite yıllarım da tavuklu sezar salatayla
geçti.. Tüm bunlara rağmen şu an 34 beden olduğumu sanmayın,
büyük bedenim hem de bayağı büyük bir beden.. Tabi bu
“büyüklük" yol, su ve elektrik olarak bize geri dönüyor.. Alışverişe çıkıp
minnoş boyutlardaki anneme ya da arkadaşlarıma hediye alırken
“Bunun small bedeni var mı?” soruma “Yalnız o size olmaz”
diyen süporsonik satış görevlileri listeye bir numaradan giriş
yapıyor.. Tamam kilolu insanlar kendisini olduğundan ufak görür ama
kendi bedeninin small olduğuna inanacak kadar da andaval olamazlar..
Lütfen insan zekasını küçümsemeyelim, tombiş insanların da
gözü ve izanı var.. Bir ortamda “Ayyy Berkecan'ın sevgilisine
bak ayı gibi” denildiğinde ortamın en heybetlisi olarak sizinle
göz göze gelen arkadaş “Aman canım kilosu önemli değil tabi de
kız uyuzmuş” gibi Asena'ya rakip bir kıvraklıkla kaz çevirir
ve yakmaz.. Arabada arkaya oturduğunuzda sığabildiğiniz halde
öndeki koltuğu ileri çeken ya da öne oturmadan koltuğu arkaya
iten kibar insanlar bunu yapmayın rica ediyorum, biz sıkışsak da
bu hareketiniz bize incelikten ziyade kabalık gibi geliyor.. Bırakın
biz sıkışalım, böyle gayet mesuduz.. Çok aç bile olsanız
dışarıda iştahla yemek yiyemezsiniz, siz yerseniz “Vay ayıya bak,
yemiş yemiş sıçmamış, hala yiyor” olur, zayıf bir insan evladı
bir kuzu yese “Helal olsun bu kadar yemeye kilo almıyor” olur..
Sanki ben yediğim her lokmanın bana et ve yağ olarak dönmesini
kendim bilhassa istiyorum.. Birinin fiziği hakkında yorum yapma hakkınız yoktur, zira siz haddinizi bilip dönüp önce kendi koca totonuza, kaçak kat gibi çıkılmış göbeğinize bakmalısınızdır.. Etrafınızda size sürekli diyet listeleri ve küçük tavsiyeler veren fahri diyetisyenler de cabası.. "Benim kaynımın kızı maydanoz suyu içmiş, bir arkadaşım at kuyruğu yemiş valla 10 kilo vermiş" nutukları çeken insanlar.. Sanki yemek terifi veriyor canını sevdiğim, özümüzde hepimiz insan gibi görünsek bile çoğumuzun bünyesi farklıdır.. Çok eğitimli olmaya gerek yok, lise tahsili yapmış olmamız bile bu temel farklılığı bilmemiz için kafi.. Fazla kilonun avantajları da var desem
inanır mısınız? Profesyonel kilolu bir kimse olarak inanmanız gerektiğini söyleyebilirim.. Krizi fırsata
çevirebilirsiniz.. 5 kişiyseniz arabaya bindiğinizde ön koltuk
daima size aittir.. Girdiğiniz her ortamda biraz da espirili
biriyseniz size oyuncak ayı muamelesi yapılır, sevgiye
boğulursunuz.. Düşmanınız pek yoktur, çünkü rakip olarak
görülmeyen, potansiyel olarak tehlikeli varsayılmayan
kişisinizdir.. En güzeli de bir insan sizi sevdiğinde fiziğiniz
yüzünden olmadığına sizi gerçekten sevdiğine yüzde yüz emin
olabilirsiniz.. Bir de üzerinize düşen vazifeler vardır.. Her
şişman kişisi komik olmak zorundadır.. Bu en asli görevinizdir..
Yüzünüz illa ki güzel olmak zorundadır.. “Ay güzel surat,
gözlerin ne güzel, maşallah”.. Bu cümleyi Jaws'ın avına
yaklaşırkenki müziği eşliğinde Allah'ın emri gibi takip eden diğer
cümle gelir: “Biraz zayıflasan ne iyi olur, erkekler kapında
kuyruk olur”.. Eh be ben halk ekmek kuyruğu muyum ? İnsanlar
kapımda kuyruk olmasın, tek tek gelsinler.. Acele etmesinler benden
hepsine yetecek kadar var.. Bir de şişman demek hakaret gibi geliyor insanlara.. Hani zenci demek ırkçılık kabul ediliyor da siyahi diyoruz ya, şişman insan evlatlarına da 'kilolu' yahut 'balık etli' denilince daha bir yumuşak olduğuna inanılıyor.. Unutmayalım ki hamsinin bir balık olduğu kadar balina da bir balık cinsidir.. Şişmansan şişmansındır, balık etliysen az şişmansındır, birbirimizi kandırmayalım lütfen.. Bu arada her kilo derdi olan insanın kahvaltıda bir bütün ekmek, öğlen bir tam kuzu akşam da dünyaları yediğini zannetmeyin, bir çoğu iştahlı olduğu için kilo alsa da sağlık sorunu olan, metabolik bir rahatsızlığı olan ya da ruhsal sıkıntıları yüzünden yiyip kilo veremeyen bir çok insan tanıyorum.. Eğer çevrenizde kilolu bir insan varsa
onu gerçekten sevdiğiniz için kilo vermesini istiyorsanız onu
gaza getirmek için kilolu olduğunu yüzüne vurmayın, ters tepki
yapar.. Bırakın, o kendini hazır hissettiğinde beynine gerekli
emri verip zayıflayacaktır.. Sanırım benim de vaktim geldi, seneye bu zamanlar zayıf insanların sorunları içerikli yazımla karşınızda olacağım.. Unutmadan, zayıf da olsanız şişman da olsanız kendiniz olun yeter, çünkü hiç bir
maske sizi ömrünüzün sonuna dek sevdirmeye yeterli olmuyor ve kimse için şekil değiştirmeyin ne yapacaksanız kendiniz için yapın çünkü hayatınızın sonuna kadar sizinle olacak tek kişi yine sizsiniz.. Yazıma en sevdiğim karikatürlerden biriyle veda ediyorum.. Buseler..
5 Eylül 2012 Çarşamba
Dizi Dizi İnciyiz, Seyircilikte Birinciyiz
Akıllısı, delisi, zengini, fakiri,
okumuşu, cahili hepimizin şu hayatta belki de sahip olduğu en
ortak nokta dizi manyaklığı.. Çoğunluğumuz haftanın her gününe
hemen hemen bir dizi uydurup sanki akşama misafir gelecekmiş gibi
hazırlıklar yapıyoruz.. Kendimden örnek verirsem, biz orta
ölçekte bir kız grubu olarak her çarşamba toplanıp Kuzey Güney gecesi düzenliyoruz.. Bir süre sonra 'dizi bahane, leziz
yemekler, kahve falları şahane' formatına bürünse de, diziyi de
takip edip ekran teyzeleri gibi müdahale etmeden duramıyoruz..
Ekran teyzesi kim midir ? Hemen izah ediyorum.. Dizi izlerken “Aman
kızım o adamdan sana hayır gelmez, bırak git” ya da “Çocuğum
gitme oraya seni vuracaklar” nidalarıyla ekrana söz
geçirebileceğini düşünen annelerimizin de dahil olduğu büyük
bir grup.. Biz kızlarla dizi izlerken daha ziyade “Off gamzelere
bak !” “Ahmet senin Mehmet benim, yoo yoo önce Ahmet'i ben
keşfettim”, “Ayyy Banu'nun kalçalara bak kocaamaan” şeklinde
diziyle tamamen alakasız kritiklerde bulunuyoruz.. Bazı zamanlar da
dizinin ileriki dakikalarında olabilecekleri tahmin etmeye çalışıp
bildiğimiz zamanda iddaadan para kazanmışçasına sevinip
gururlanıyoruz.. Adeta milli maç havasında tezahüratlar eşliğinde
geçiriyoruz her çarşambamızı.. Peki nedir bizi bu kadar dizi
sevdalısı yapan hiç düşündünüz mü ? Siz zahmet etmeyin, ben
boş vakit sahibi olan bir kimse olarak sizin yerinize de düşündüm
elbette.. Sanırım hiç yaşamadığımız durumların içinde
kendimizi görmek hoşumuza gidiyor.. Diğer konularda pek empatik
olmasak ta dizilerde beraber bir hayli sempatik ve empatik
olabiliyoruz.. Aşk-ı Memnu'yu ele alalım.. İzlerken bir kısmımız
Bihterci oldu, Behlül ona her kazık atışında tüm erkek soyuna
sövdük.. Bihter aldatan kadın da olsa hepimiz ona acıdık,
kendimizi onun yerine koyduk.. Ednan Bey heybetli boynuzlarıyla
etrafta gezerken onu yolda görüp “Canım kafanı ey boynuzların
çarpacak” ya da “Bihter seni aldatıyor, gözünü aç be adam”
diye uyarmak isteyenlerimiz mutlaka olmuştur.. Bir de en abidik
dizilerde bile kendimizden bir parça bulabilme yetimiz de bizi
dizimanya furyasına sürüklüyor olmalı.. Çoğumuz Ziyagil
Yalısı'nda büyümedik tabiiki, ama bir şekilde aldatıldık,
kandırıldık.. Statümüz ne olursa olsun yaşadıklarımız farklı
şekillerde de olsa hissettiklerimiz aynı.. İşte bundandır ki
dizilerden vazgeçemiyoruz.. Kendi adıma benim takip ettiğim yerli
yabancı bir çok dizi var.. Sezon finallerinde hep hüzünleniyorum,
sanki birkaç ay boyunca boşluğa düşecekmişim hissine
kapılıyorum, tabi bu hissiyat 2 gün içinde kayboluyor.. Yeni
yayın dönemiyle de beraber sanki Ankara'dan abim gelmiş gibi tatlı
bir telaş duyuyorum.. Rahmetli anneannem de tam bir dizi
takipçisiydi.. Kendisi bütün dizileri aynı anda izleyemediğinden
bana bu yolda ulvi bir görev verip, kendi izlemediklerini takip
etmemi tembihler sonra sınav şeklinde sorular sorardı..
Aramızda kalsın ben dizileri izlemeyip üniversite hayatım boyunca
verilen romanların çoğunun özetini okuyan uyanık biri olarak
dizileri de fragmanlardan takip ederek nenemin sınavlarından pekiyi
alırdım.. Diziler sadece goygoy oluşumlar gibi gözükse de öyle
değil aslında.. Bize kattıklarını inkar edemeyiz.. Mesela, bizim
jenerasyondaki üç insandan ikisi blok flütle Süper Baba şarkısını
çalabilmeyi, iki kişinin bildiğinin aslında sır olmadığını
öğrendi.. Dizilerden bahsedip dizi klişelerinden bahsetmemek olmaz.. Misal, her dizide yalnızca bir hastane vardır, telefon çalar arayan kişi
birinin kaza yaptığını, hastanede olduklarını söyler ama bir Allah'ın kulu da çıkıp hastanenin adını sormaz, hemen geliyorum der ve
kopup gelir.. Öyle ya koca Türkiye bir köy ve sadece bir tane
hastane var.. Yahut zengin-fakir aşkı, bitmeyen bir klişe daha..
Dizilerdeki zengin kimse, orta hallice ya da nispeten daha az maddiyat
sahibi olanı überlüks bir restorana götürür, parasız kişi
menüden bir şey seçemez, ıstakozu yiyemez, bir nevi yurt dışında
yabancı dil bilmeyen Safiye Soyman toyluğuyla bocalar.. Buna
karşılık her zengin de bir gün mutlaka deniz kenarında seyyar
balıkçı ya da dürümcüden yemeği tadacaktır mottosuyla fakir
kişi tarafından bu tür salaş yerlere götürülerek sanki Mars'ta su bulmuşçasına
değişik lezzetler keşfeder, hayran kalır, halka iner vs.. Bunlar
bir kenara yeni bir yayın dönemiyle daha karşı karşıyayız
sayın seyirciler.. Benim heyecanla başlamasını beklediğim dizilerin başında
Behzat Ç. geliyor.. Özellikle biplenen küfürlerde ne denildiğini anlamayan
sevgili anneme şifre kırıcı niteliğinde alt yazı geçmeyi dört
gözle bekliyorum..
Satırlarıma bir karikatürle son vererek sizlere veda ediyorum..
Buseler..
4 Eylül 2012 Salı
Var Mı Eşin Lüküs Hayat
Hayatta bir uğraşa tutkuyla bağlanmış
insanları hep takdir etmişimdir.. Liseye kadar, ben de her sabi
gibi dönem dönem maymun iştahımla çeşitli aktivitelere
sarmıştım.. Bir dönem evde çılgınca kaykayla haşır neşir
oldum.. Annem sokakta başıma bir şey gelir diye bırakmadığından
kendi imkanlarımla yine evde rollerbladelerimle halıların canına
okudum bir süre.. Bir hafta sonu evden sinsice çıkıp okula kadar
(okulla evimizin arasında 3 sokak vardı) serserilik yapıp
rollerbladele gitmiştim ki annemin bahçedeki silüetiyle beni
arabaya koyup eve nakletmesi çok da uzun sürmedi..Basket oynamayı
denedim, kendi potama doğru koştuğumdan habersiz basket atıp
sevindiğim gün bu sevdam da sona erdi.. Lise 1de artık tekerleksiz
ve topsuz bir uğraş bulmam gerektiğini düşünürken tiyatro
koluna girmeye karar verdim.. Girmem de başka etkenler de oldu tabi
(bkz. Ergenlerde öğretmen hayranlığı).. Sahne fobisi olan biri
olarak kendimi bir anda seçmelerde piyanoda gayet suratsız
(sonradan aksi olduğunu anlasam da) bir hocanın yanında
buluverdim.. Basılan tuşa göre ses verirken o kadar heyecanlıydım
ki, o koltuğa oturur oturmaz biri ayağıma basmışçasına “aaaaa”
diye haykırdığımı hatırlıyorum.. O gün anladım ki ben asla
sahne önü insanı olamam, ama bu tip bir şeyin içinde olmak
hoşuma gidiyor o zaman sahne arkasına transfer oldum.. Ayak işleriyle
başladım ve sonunda kıyafet giydirip makyaj yapmaya kadar
yükseldim.. İnsanlık için küçük ama benim için tutkuyla
sarıldığım bir şeydi.. Sonunda gerçekten sevdiğim bir şeyi
yapıyordum.. Prova zamanları da oynamadığım halde fahri makyöz
ve kıyafetçi başı olarak derslerden yırtmak da cabasıydı.. Bir
şekilde hep adını duyduğum fakat hiç izleme fırsatı
bulamadığım bir oyun sergilenecekti, Lüküs Hayat.. Benim bu
muazzam müzikalle tanışmam bu şekilde gerçekleşti, tabi
orjinalini daha sonraki yıllarda ilk olarak Harbiye Açıkhava'da
izledim ve tekrardan aşık oldum.. Daha sonra Muhsin Ertuğrul
sahnesinde, Ümraniye'de ve birkaç kez daha Açıkhava'da izledim..
Üç saatin nasıl geçtiğini anlamadan izliyor insan.. Benim şahsi
anılarımdan ötürü tüylerim hep havada izlesem de, oyunun
sonunda dakikalarca ayakta alkışlanan Zihni Göktay'ın gözlerini
dolu dolu görmek, başta Suna Pekuysal olmak üzere oyuna senelerini
vermiş ve şu an aramızda olmayan oyuncuların sahneye yansıtılan
fotoğraflarını eşsiz Lüküs Hayat melodisiyle görmek insanı
gerçekten etkiliyor.. Oyuncuların hep beraber seyircilerin arasında
n geçerek hep bir ağızdan o muhteşem sözleri seslendirerek
selamlamaları da cabası. Dediğim gibi her izleyişimde sanki
yıllar sonra çok sevdiğim eski bir dostuma kavuşmanın verdiği
huzuru ve mutluluğu hissederim.. Evet sanırım hissettiklerimi tam
olarak bu kelimelerle anlatabilirim.. Huzur ve mutluluk.. Zihni
Göktay'ın yaşına sığmayan enerjisi, tek seferde dillere dolanan
şarkıları, muhteşem melodileriyle hayatımın oyunudur benim Lüküs
Hayat.. Bana aynı zamanda tiyatro izleme alışkanlığını ve
tiyatroculara saygı duymayı da öğretti.. Yapılan işin ne kadar
zahmetli olduğunu gördüm.. Tabiki de okulda gerçekleşen
organizasyonda profesyoneller yer almıyordu ama verilen emeğin de
hakkı yenilemez.. Kendi adıma hayatında belki de ilk kez sahneye
çıkan bu kadar başarılı amatörler görmediğimi
söyleyebilirim.. Şimdi tekrardan kavuşuyorum eski dostuma.. 17
Eylül akşamı Harbiye'de.. Bence hala izlemediyseniz, daha fazla
beklemeyin ve gidin, görün derim.. Lüküs Hayat'a uygun karikatür
bulamadım haliyle, o yüzden satırlarıma müzikalden bir kareyle
son veriyorum..
7 Ağustos 2012 Salı
Azıcık İlerleyelim Beyler
Günümüzde en çok ihtiyacımız olan
şey tahammül gücü ve sabır olsa gerek.. Etrafıma bakıyorum
kimsenin kimseye tahammülü kalmamış.. Trafikte yol vermedi diye
adam öldürenler, metrobüse binerken serbest dalda depar rekoru
kıranlar, kasada sıra beklerken kavga çıkarıp tükürükle
pöfleyenler.. Bunun arkasından beklenen soruyu soruyorum: toplumca
nereye gidiyoruz?? Bana kalırsa bir yere gidemiyoruz, bilakis
yerimizde sayıyoruz ama illa yok yok gidiyoruz derseniz haklısınız
geriye gidiyoruz.. Eskiden daha mı medeniydik acaba diye düşünüyorum
cevabı bulamıyorum.. Özellikle toplu taşıtları kullanmada ya da
kullanamamada eşimiz benzerimiz yok.. Üniversite yıllarımda,
okula gittiğim nadir zamanlarda, ulaşımımı dolmuş, vapur ve
tramvay üçlüsüyle sağlıyordum.. Okula gidene kadar stres küpü
olup sağa sola insanlık dersi vermeye çalışmaktan yorgun düşmüş
bir vatandaş halini alıyordum.. Gelin hep beraber toplu taşıtlara
binmenin inceliklerini ve külfetlerini inceleyelim.. Dolmuşla
başlayalım.. Dolmuşta ilkokulda cam kenarı kapmaya çalışan
çocuk heyecanını hala içinde yaşatan ve dışına da bunu
yansıtmakta tereddüt etmeyen bir kesim var.. Çok afedersiniz
mabadım kadar olan arka kısımda inatla kaymayan, yapışık olarak
oraya monte edildiğini düşündüğüm bir grup insan mevcut..
Adeta birbirlerine ayrılmamaya yemin etmişler, böyle bir bağlılık
olamaz.. Benim bu soruna naçizane çözümüm 39 numara ayaklarım
ve zikretmek istemediğim ağırlıktaki cüssem ve valiz
ebatlarındaki çantamla bu arkadaşları itip kakarak oturmak.. Bunu
yapmadan önce yolculara bakmakta fayda var, bazen tanıdık
çıkabiliyor.. Bir de para uzatmanızı rica ederken iman gücüyle
sizi dürten şahsiyetler var ki, o eli paket yapıp iade edesi
geliyor insanın.. Dolmuş maratonundan sonra vapur macerası..
Vapurdan ziyade Nuh'un Gemisi diyebiliriz.. Sanki kıyametin
kopacağını, oraya en önce binmezse karşıya yüzerek geçmek
zorunda kalacağını düşünen abiler, ablalar, teyzeler ve
amcalar.. Günün her saati kendileriyle karşılaşmak mümkün..
Buna henüz çözüm üretmedim, burda en hassas nokta denize
düşmemek olduğundan iskeleyi tutup yapışmak, ya da iki kişinin
arasına sinsice girip onların yürüyüşünden kuvvet alıp
kendiliğinden binmek en mantıklısı.. En son ve zorlu kısım da
tramvay.. Hep isteyip te formula pilotu olamamış vatmanlar ve her
frende arkadan, önden, sağdan ve soldan olmak suretiyle sarılan yolcular.. Öğrencilik hayatım boyunca en
azından tanımadığım 10 kişiye, acı bir fren sonucu anneme bile sarılmadığım
kadar içten şekilde yapışmışımdır.. O yüzden ayakta yolculuk ediyorsanız elaleme sarılmamak için bulduğunuz ilk direğe koala gibi yapışın derim.. Stajımı bu üç toplu
taşıt aracıyla yapmış biri olarak hala metrobüse binmeyi
öğrenememekse beni derinden yaralıyor.. Dolu olduğunda bir
sonrakini beklediğim aracın kapısında haliyle ilk sırada
oluyorum, ama ne hikmetse o kapı açıldığından ben içeri giren
en son kişi olmasam da istisnasız her seferinde ayakta kalıyorum..
Şanslı günümdeysem, yapılış amacını kavrayamadığım bir
buçuk kişilik koltukların buçuk kısmında yer bulabiliyorum..
Yine de insanlara bu kadar acımasız olmamam gerektiğini düşünerek
yolculuğuma ayakta devam ediyorum.. Tabi bir de halkımızın azımsanmayacak kısmının favori esansı olan hafif mayhoş, hafif lahmacun salonu kıvamındaki ter kokusu var ki, bu noktada kelimelerin kifayetsiz kaldığını söylemek istiyorum.. Şair, rakı şişesinde balık olsam demiş, eğer siz de konserve kutusunda balık olma deneyimini yaşamak isterseniz, büyükşehrin size sunduğu bu deneyimi hala yaşamadıysanız kaçırmayın derim.. Allahtan bugüne kadar
çalıştığım bütün iş yerlerim evime maksimum 3km. uzakta
olduğundan çaçaron çenemle sağa sola müdahale ederken dayak yemeden evime sağ salim
varabildim.. İşe giderken birden çok vasıtayla bu maratona katılan
yoldaşlarıma sabırlar ve kondisyon dilerken satırlarıma bir
karikatürle son veriyorum.. Buseler..
30 Temmuz 2012 Pazartesi
İlk Göz Ağrım
Sene 86.. Pusette 2 yaşında bir çocuk
irisi ve elinde kuyruğundan tutup kaldırdığı bir adet kedi
yavrusu.. Benim kedilerle ilk tanışmam, annemin de kedilere olan
haşin sevgimi fark edişi böyle olmuş.. O günden beri sokakta
gördüğüm her kediyi istisnasız sevmişimdir, bir kısmı da beni sevmiş,
kimi de hoş olmayan şekillerde tırnaklarıyla yahut dişleriyle iade-i sevgi gösterisinde
bulunmuştur.. Bir kısım insanın sandığının aksine hala
hayattayım, kuduz olmadım, mikrop kapmadım, yarım asrı
devirdim ve domuz gibi yaşıyorum.. Kedilerden korkmayı
anlayabilirim, sonuçta ben de bu ebadımla 2cmlik böceklerden korkuyorum, amma ve lakin kedileri pislik yuvası olarak görüp
tiksinmeyi, onların da birer can taşıdıklarını görmezden
gelenleri anlayamıyorum.. Kendimde bir rahatsızlık hissetsem
doktora hemen gitmem ama kedimin hal ve tavırlarında bir değişiklik
sezinlediğim de kapıp derhal veterinere götürürüm, çoğunda da
haklı olduğumu anlarım.. Kediler dertlerini konuşarak anlatamaz,
onları anlamak için izlemek gerekir.. Herkesten, benim ya da diğer
hayvan seven insanlar gibi hassas olmalarını beklemek haksızlık
olur.. Sadece ne zaman hayvanların iyiliği için bir yardım
istense ayaklanıp “Bu kadar aç insan var, önce onları doyurun”
gibi fevkalade alakasız yakarışta bulunanlara şiddete karşı bir
kimse olarak, kafa atmak istiyorum.. Neden mi ?? Dedim ya, onlar adı
üstünde hayvan.. Savunmasız, derdini anlatamayan canlılar..
Sokakta bir sürü evsiz insan var, evet bir kısmı çalışabilir
halde de olsa çalışmayarak dilenerek kolay yoldan yaşamlarını
idame ettirme peşinde.. Evsiz kedilerse sapık insanlardan kaçıp
diğer canlılarla mücadele vererek yaşamaya çalışıyorlar..
İnsanlarla kedileri mukayese etmek saçma mı oldu?? İşte benim de
söylemek istediğim bu.. Hayvanlar için yapılan yardımları
insanlarla karşılaştırmayın.. Kocaman bir kalbiniz varsa,
hem insanlara hem hayvanlara yardım edebilirsiniz ama insanlar dışında diğer canlı türlerine yardım edenlere de
karışmayın, köstek olmayın, özetle saygı duyabilin..
12 sene bizimle aynı evi paylaşan, ortaokuldan üniversiteye değin bana can yoldaşlığı yapmış olan kedimi kaybettiğimde
abartmadan söylüyorum ailemden biri ölmüş gibi hissettim.. O bizim için bir kedi değildi, ailemizin kuzu "Şanslı"sıydı.. İlk kedim öldüğünde, onu hastanede görmüştüm, aslında bir Van kedisini sahiplenecektik ama onun anne sütünden kesilmesini bekliyorduk.. Bizi çok iyi tanıyan veterinerimiz yavruları göstermek bahanesiyle odaya soktuğunda onu gördük.. Çirkin beyaz bir fare gibiydi, kafesinden bize patisini uzattı, annemle göz göze geldik ve biz bu minik sıçanı istiyoruz dedik.. Sokakta bulan biri getirip bırakmış.. 1 aylık bile değildi.. Veterinerimiz ona sahip çıkacağımızı tahmin ettiği için bizi oraya çağırdığını söyledi.. Van kedilerinin yuva bulma olasılığı daha yüksek olduğundan biz de o küçük evsiz miniği yuvamıza dahil ettik.. Anne sütü almadığı için kemikleri raşitikti, bu sebeple bebekken 10 güne
yakın hastanede kaldı, buna rağmen o kadar şanslıydı ki ona göz kulak
olmak için izin gününde bile hastaneye gelen, sabahlayan bir doktoru
vardı.. Tam 12 sene evimizin muzır erkeği oldu.. Çok özel bir kediydi.. Biri beni ağlattığında gelip yanağımdan göz yaşımı
yalayarak silecek kadar candı.. Karnım ağrıdığında kucağıma çıkıp
sıcacık ve pofuduk vücuduyla bana ilaç gibi gelendi.. Gözlerini yere dikerek baktığında saklandığını ve gözükmediğini düşünen şaşkın, küçük çocuğumuzdu.. Evin herhangi bir noktasına saklandığında "aa tavuk mu varmış burda" cümlesini duyunca koşa koşa gelen akıllı bıdığımızdı.. Yalnızca
adı “insan” değildi, fakat bir çok insandan daha faydalı,
daha yoldaştı bana.. Bundan 2 sene önce bu zamanlarda arkadaşımda kahvaltı ederken hiç beklemediğim bir anda annem aradı ve onu halsiz olduğu için kliniğe götürdüğünü, veterinerin böbreklerinin iflas ettiğini yaşama ihtimalinin yüzde elli olduğundan bahsettiğini söyledi.. O an neler hissettiğimi anlatacak kelime yok sanırım.. Sadece bir gece evde yoktum ve sabah uyandığımda kedimin ölümcül derecede hasta olduğunu öğrendim.. Her şey bir günde oldu.. 4 gün süren iğne tedavilerinin sonunda artık onu eve götürmemiz gerektiğini sadece 2-3 gün daha yaşayabileceğini, evinde huzur içinde son günlerini geçirmesini söylediler.. Bu haberi aldığımdan itibaren çocukluğumun elimden kayıp gidişini izledim.. Her
gece sırayla kalkıp nefes alıyor mu diye kontrol edip, bir damla
su içtiğinde bile umutlandık.. 3 gün boyunca aynı yerde
kımıldamadan yattı, onunla pek iyi geçinemeyen diğer kedimse hiç
yanına yaklaşmadan uzaktan izledi.. Her fırsatta üstüne
saldırıp, kenarda kıstıran o canavar kedi, Şanslı'nın hasta
olduğunu anladı ve arada sadece yanına giderek onu temizledi.. Bu
kareyi hatırlayınca aklıma insanlar geldi, hasta ve savunmasız
insanlara şiddet gösterenler, yardım eli uzatmak yerine tekme
atanlar.. İnsan dedim değil mi, dilim sürçtü herhalde.. Aradaki farkı izah etmeme lüzum yok.. Adem olan anlar.. 3 günün sonunda onu kaybettik.. Öldüğünü kabullenemedim, haberi alıp eve geldiğimde uyuyor olduğuna inanmak isteyip onu defalarca sevdim, başını okşadım uyanması için ama uyanmadı.. Şu
anda iki tane kedim, iki tane kızım var.. Gözüm gibi bakıyorum
onlara, yokluklarını düşünmek bile istemiyorum.. Onlar da
ağlayınca mırmır yanıma geliyor, hastayken ayak ucuma yatıyor
ama itiraf etmem gerekirse Şanslı'mın özlemini onlarla
gideremedim, bunu yapmaya çalışmadım da esasen, çünkü insan olsun,
hayvan olsun kimse kimsenin yerini dolduramıyor.. Onu çok ama çok
özlüyorum..Uzun lafın kısası hayvanlara boşuna
can dostları denmiyor.. Hiç kimse onları zorla sevmek zorunda
değil ama yaşama haklarına saygı göstermek zorundalar, zorundayız.. Şu
sıcak yaz günlerinde en susuz anınızı düşünün ve kapınızın
önüne bir kap su koyup fırsatınız olduğunca tazeleyin lütfen.. Sadece kedi değil, sokakta yaşayan tüm canlılara yardım etmiş olursunuz.. Onlara işkence yapan ruh hastası kimselereyse, reenkarnasyonun gerçek olduğunu varsayarak bir dahaki hayatlarında hayvan olarak dünyaya gelmelerini ve en az kendileri gibi acımasız insanlarla yüzleşmelerini diliyorum.. Bu defa bir karikatürle değil, Şanslı'mla son veriyorum yazıma.. Buseler..
27 Temmuz 2012 Cuma
Ömür Kısa Dertler Uzun
İnsanın ömrü nasıl mı geçiyor,
tabiki de şikayet ederek.. En mutlu gününüzü hatırlayın kaç
saniyedir acaba? Peki ya huysuz ve mutsuz günleriniz, saymaya matematiğiniz yetmez.. Yaşadığımıza
hayat değil adeta bir şikayet kutusu diyebiliriz..Peki insan ne
zaman hayatının kıymetini biliyor, ya sağlığını
kaybetmek üzere olduğunda, halihazırda kaybettiğinde, ya da biri
öldüğünde.. Sevdiğimiz ya da hiç tanımadığımız biri
öldüğünde bile “Hayat ne kadar da boş, Hiçbir şeyi kafaya
takmamalıyız” deriz.. Bunu her seferinde tekrarlar, yeni
kararlar alır, tövbeler eder, hiç kimseyle küsmemeye, her anın
kıymetini bilmeye ant içeriz.. Tabi bu sözler pazartesi başlayıp
çarşamba biten rejimler gibi unutulur.. Ben azıcık huysuz,
birazcık mutsuz ve bir hayli şansız biri olduğumu düşünerek
bütün bir ömrümü yakarış içinde geçirdiğimi
söyleyebilirim.. Ojemin kenarı çıksa parmağımı kesecek kadar
efkarlanırım, bazen kaşımı alırken bir tel fazla çeksem sanki
kaşsız, saçımdan iki tel dökülse kel kalmış gibi anlamsızca
dertlenirim ve herkesin olmazsa olmazı kışın soğuktan, yazın sıcaktan ölesiye
yakınırım.. Kışın sıcacık bir evde olduğum için ya da yazın ömür boyu sürmese de dinlememe yetecek kadar tatil yapabildiğim için şükretmek aklıma pek de sık gelmez.. Hayatı dolu dolu yaşamayı her fâni gibi
doktorlardan çıkınca akıl ederim ancak.. Sanki ölümsüzmüşüm
gibi, sanki bin yıl yaşayacakmışım gibi o kadar hoyratça
kullandım ki yıllarımı, aylarımı, dakikalarımı.. Hepimizin
yaptığı gibi.. Bu aralar tıbbiyeyle biraz fazla haşır neşir
olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki ne durumda olursanız olun
sizin yerinizde olmak için dünyaları verebilecek başka insanlar
vardır.. Kulağa fazla klişe gelebilir ama gerçekten de bir
yerimiz ağrıdığında tam bir vücuda sahip olduğumuz için
şükretmeliyiz.. Kulağa biraz manyakça gelebilir, oturup “Şükür
rabbime bugün de migrenim tuttu, ohhh başım pek de güzel ağrıyor,
elimi kestim amaaan ne güzel de kanıyor şakır şakır” şeklinde
beyanatlar da veremeyiz tabi ama en azından içinde bulunduğumuz
durumun bir çaresi olduğunu düşünerek kendi iç huzurumuzu ve
yakınımızdakilerin akıl sağlığını garanti altına
alabiliriz.. Hangimiz ne kadar yaşar, ne şekilde bu dünyadan
ayrılır bunu bilemeyiz.. Bunun için en azından evden çıkarken
kimseyle küs ayrılmama prensibini edindim.. Eğer ki anneme dırdır
yaparak evden çıktıysam 10 dakikayı geçmeyen bir zaman aralığında
şirinlik mesajımı atarım, birine karşı kızgınsam içime
atmamaya gayret ederim bilakis dışıma dışıma atmak suretiyle
belli ederim, tersi bir durum söz konusuysa birine karşı iyi bir
şeyler söyleyeceksem onu da ertelememeye çalışırım.. Ömrümüz
bize yapmayı düşündüklerimizi erteleyebileceğimiz bir vakti
verecek kadar cömert olmayabilir.. Olsa da ne yazar.. (gönül yazar
ehi ehi diye içinden cevaplayanlar derhal burayı terk etsin) Zaman
bu hızla akıp geçerken.. Hayat insana kendi öğretiyor, sabırlı
olmayı, şükretmeyi, hep oturduğu yerden istemek yerine harekete
geçmeyi.. Maalesef ki insanoğlunun hayatı bunları anlamaya
çalışırken bitecek kadar kısa ve ansızın sonlanacak kadar
belirsiz. İşte bundandır ki her anın kıymeti bilmeliyiz, geçen
günlerin hiçbir zaman geri gelmeyeceğini ama belki de daha da
güzellerini göreceğimize inanarak yaşamalıyız ve gayrısafî
millî şikayetimizi minimuma indirmeliyiz.. Yazıma
bittabi manidar bir karikatürle son verirken, ki bu Umut Sarıkaya'ya ait olup en sevdiklerimdendir, minnoş şahsıma ait bir özlü sözle
bitirmek isterim.. Hayatta en büyük kumar yaşamaktır, çünkü
nasıl bir sabaha uyanacağımızı asla bilemeyiz.. Buseler..
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Doğmamış Kardeşler
“Kardeşler zorunlu arkadaştır,
arkadaşlar ise seçilmiş kardeşlerdir..” Ne doğru bir söz.. Bu
cümleyi gerçek anlamda tecrübe eden şanslı insanlardanım..
Gerçek dost demek, doğmamış kardeş demektir bazen.. Hayatta çok
acı olaylar yaşamış da olsa insan, eğer düşmek üzereyken
elinden tutabilecek bir dostu varsa her şeyin üstesinden
gelebilir.. Sadece sıkıntılı durumlarda değil, mutlu olduğunda
da seninle mutlu olabilen, senden daha çok heyecan duyabilendir
dost.. "Hastayım akşam dışarı çıkamayacağım"
dediğinde "geçmiş olsun" diyen değil, sesinin tonundan
anlayıp "onu geç de neyin var söyle" diyendir dost.. Bir
tiyatro oyununu 10 kere izlesen de sırf sen istiyorsun diye seninle
11. kez gelendir, ancak deprem olsa sokağa çıkarım dediğinde
senin bir telefonunla bozuk gelen sesini düzeltmek için en çirkin
haliyle yanında bitiverendir.. Duyduğunda üzüleceğini düşündüğü
bir şeyi senden gizleyip doğru zamanda alıştıra alıştıra
söyleyendir.. Benim de en azından bir kaç tane beni karşılıksız
seven, her halimle kabul eden, yormadan, konuşmadan anlayan,
yargılamadan dinleyen dostum, "doğmamış kardeşim"
var.. Bana yaranmak için değil de beni düşünerek konuşan, acı
da olsa gerçekleri kafama vura vura söyleyen, "niye yaptın"
demek yerine bir daha aynı hataları yapmamam için çabalayan
dostlar.. Sırtımı yaslamak için değil, hayatımda iyi-kötü
olanları paylaşmak için, karşıma çıkan engelleri aşamasam da
yanımda dimdik duran, bazen beni benden çok düşünen, görmediğimi
gösteren dostlar.. Bir elin parmağını geçmezler ama esas kardeş statüsünde sayabileceğim 3 tane “can”ım var
benim.. Ortaokuldan beri beraber büyüdüğüm, türlü saçmalıklara
beraber imza attığım.. Ne gariptir ki dördümüz de hem aynı hem
de birbirimizden çok farklıyız aslında.. İçimizden ikisi yay,
diğer ikimiz de yengeciz.. Mesela birimizin gözü çok karadır,
bir şeyi kafaya koydu mu ona odaklanır ve hayata geçirir.. Birimiz
çok anaçtır, hep korur kollar.. Birimiz ince düşünür,
karşındakini kırmamak için gerekirse kendi kırılır.. Birimiz
de olayları sürekli dalgaya vurur, iyi yanını görmeye çalışır..
Doğum günlerimiz birer gün arayla.. Sanki bu dünyada birbirimizi
arayıp bulmuşuz gibi.. En mutlu günümüzde oturup beraber
içkimizi yudumlarız, hayatta yaşadığımız en acı günde sadece
bir telefonla sabahın köründe 15 dakika içinde birbirimizin
yanında olup elinden tutarız.. Canımız sıkkınken sorgulamak
yerine sadece susarak otururuz.. Yeri geldiğinde en acımasız
eleştirileri yapar, yeri geldiğinde yavrusunu ceylan gibi gören
kuzgunlar gibi överiz birbirimizi.. Tek bir kelimeyle derdimizi
anlatır, bir bakışla konuşmadan da anlaşabiliriz.. Nazımız en
çok birbirimize geçtiğinden bazen tersleniriz, ama bunun etkisi 10
dakikadan fazla sürmez..
Hastalıkta ve sağlıkta şansım pek yaver gitmese de bu kadar
güçlü dostluklarım olduğu için kendimi şanslı sayabilirim..
28 senelik hayatımda belki derin izler bırakmadım bu dünyada ama
sırf böyle dostlarım olduğu için gurur duyarım kendimle..
Ortaokul kompozisyon ödevi kıvamındaki satırlarıma burda son
verirken konuya ilişkin bir karikatür paylaşmadan gitmeyeceğim
elbette.. Buseler..8 Temmuz 2012 Pazar
Darısı Başımıza
30 yaşıma merdiven dayayıp çıkmama
2 basamak kalan şu günlerde evlilik nası bi şeydir, faydalı
mıdır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Ben alsam da
insanlar düşünmememe fırsat bırakmıyor.. Her düğünde yanıma
gelen darısı başınacı teyzeler, aile eşrafı, eş dost sağolsun
evlenmemek gibi bir alternatifim olmadığını hissettiriyor bana..
Babalar içinse kızlarının yuvadan uçması, başka bir erkeğin
kanatları altına girmesi başka bir boyut olsa gerek.. Benim babam
da, ben kendimi bildim bileli “ben bu dünyadan gitmeden evlenme”,
“aman evlenip ne yapacaksın, hayatını paylaşabileceğin birini
bulursan beraber yaşa” gibi bir felsefeye sahip.. İkinci
söylediğini muhtemelen benden ümidi kesmiş olmanın rahatlığıyla
söylediğini düşünüyorum.. Yine de her konuşmamızda “durumlar
nedir, yok mu düzgün damat adayı?” şeklinde soru sormaktan
kendini alamaz.. Yani bilinçaltı bir evlilik zorunluluğu herkeste
mevcut.. Arkadaşlarımdan ilki evlendiğinde, o evet derken
gözlerim dolmuş, bir anda evliliğin ciddiyetini anlamıştım..
Ondan önce düğünler hep “ne giysem” krizlerinin yaşandığı,
“bu sıcakta ne saç kalır ne makyaj, tam altın kaç para olmuş,
yarım altın mı taksam” gibi bencilce ve dünyasal düşüncelerin
hakim olduğu sıradan birer “event” ti, benim için.. Şimdiyse
arkadaşlarımın düğününe giderken onları nasıl bir hayatın
beklediğini düşünüyorum, korkarak da olsa kendimi bir anda o
beyaz gelinliğin içinde hayal ediyorum.. Evlilik tabiki de her genç
kızın rüyası, bir nevi zetina dikiş makinası ama gel gör ki
dışardan bakıldığında biraz tedirginlik yaratan bir dünya..
Aynı evin içinde sürekli dibinde bir insan, hem de senelerce aynı
insan.. Bir çeşit tamagotchi, onu besliyorsun, kıyafetlerini
düzenliyorsun, temizliğini yapıyorsun.. Olaya burdan bakınca pek
de cazip gelmiyor haliyle.. Öte yandan, gerçekten iyi vakit
geçirdiğin, sevdiğin ve diğer insanlara nazaran daha fazla
güvendiğin biriyle evlenirsen eğlenceli bir yolculuğa benziyor..
Tabi bu yolculukta direksiyonda bir değil iki kişi oturuyor..
Sanırım olay da bu dengeyi sağlamak, “hep banacı” olmamak,
çekinmeden ve karşılık beklemeden fedakarlık yapabilmek..
Rahmetli anneannem hayatımda biri olup olmadığını sormak için
onların jenerasyonunun jargonu olan “anlaştığın biri var mı?”
cümlesini kullanırdı.. Sanırım anahtar kelime bu, anlaşmak.. Anlaşmasan da
anlaşmak, orta noktayı bulmak.. Asıl konumuza geri dönersek,
evlilik aslında doğanın kanunu gibi sokuluyor kafalarımıza..
İnsanlar doğar, büyür, evlenir ve ölür.. Kimiyse doğar, büyür,
evde kalır ve öyle ölür.. Toplumdaki bakış açısı bu.. Bence
şu olsa daha iyi: İnsanlar doğar, büyür, sever ve ölür.. Yani
her aşk, her sevgi evlilikle mi noktalanmalı ? İlla herkesin
çocuğu mu olmalı ? Günümüzde birkaç ay bile süren
evliliklerin olduğunu düşünürsek bence bunu bir kanun gibi
görmemeliyiz.. Aşk evliliğiyle mantık evliliğinin ortasında
bir yerde olanlardanım.. Sonuçta bir ömrü beraber paylaşmak için
yola çıktığım insana bir gün azalacağını bildiğim bir aşkla
bağlanmaktansa bir ömür birbirimizi idare edebilmeyi, her şeyden
önce her anı dolu dolu geçirmeyi tercih ederim.. İşte her
“darısı başına” gibi şartlanmışlık dolu bir cümleyi
duyuşumda gözlerimi kısıp gülümserken aklımdan tüm bunları
geçiriyorum.. Yine de birbirini gerçekten sevip sahip çıkacağına
inandığım iki insan evlendiğinde kendimi mutlu olmaktan da
alamıyorum.. Bu yazıyı yazma amacım evlilik hakkında ahkam
kesmek değil tabiki, sonuçta “bekara karı boşamak kolay”
demişler.. Nacizane amacım evliliğin hayatın akışında bir
zorunluluk değil de doğruya en yakın insanı bulduğunda, ki
doğrunun tam olarak olduğunu kimse bilmiyor galiba, gerçekleştirilebilecek
bir durum olabileceğini göstermek.. Hoş sanırım potansiyel
kısmetlerimi de bu yazıdan sonra kaybetmiş olacağım.. Yazıma
konuya binaen bir karikatürle son verirken tüm evli arkadaşlarımın
gözlerinden, benim gibi kafası karışmış müzmin bekarların da
yanaklarından öpüyorum.. Buseler..
5 Haziran 2012 Salı
Gel Bana Burcunu Söyle
21 Mart 2012 Çarşamba
Anneanneler Unutulmaz
İki sene önce bugün sen dünyaya
gözlerini kapadın ve benim ışığımı da beraberinde gördün..
O güne dair en net hatırladığım kare “bu acı nası geçer”
dememdi.. Dünya durdu sandım.. Tek tesellim gittiğin yerin burdan daha aydınlık
olması..Sana duyduğum özlemi tarif edemem. Gün içinde karşılaştıklarım
beni hep sana götürüyor..Geceleri de rüyamda görüyorum seni..
Hep gülüyorsun, seni hatırladığım halinden daha genç, daha
mutlusun.. Hayatta verilen her karara saygı duymaya özen
gösteririm, ama seninkini kabullenmem zor oldu.. Kızgın değilim
sana, kırgın da.. Seni anlamaya çalışıyorum. Belli etmemeye çalışsam da sen gittiğinden beri
hiçbir şey eskisi gibi olmadı.. Gidişin bana çok şey öğretti,
hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen insanlara, artık daha farklı
yaklaşıyorum, biliyorum ki onların da hayatlarında aslında
canlarını çok acıtan bir şey olmuştur.. Bir şey daha öğrendim, dünyanın en güzel dostlarına sahipmişim.. O günü tam hatırlamasam da etrafımda sevdiğim ve beni seven insanları hatırlıyorum.. Beni boş laflarla avutmadılar, yanımda sessizce durdular, elimi hiç bırakmadılar.. Sen yokken mutlu olmak
hakkım değilmiş gibi geliyor, sonra beni ne kadar sevdiğini
hatırlıyorum, kahkahalarını hatırlıyorum.. Sanırım sen de
beni mutlu görmek isterdin.. Acın geçti zannetme, sadece yaşama
ayak uydurmaya çalışıyorum, çalışıyoruz.. Seni her gün, her
saniye anıyorum.. Televizyon izlerken reklam arasında yanıma gelip
“ben hangi kanalı izliyordum, unuttum” demeni özledim, kimsenin
yapamadığı kadar lezzetli köfte patatesini özledim, sarı
kıvırcık saçlarını taramayı özledim, bizden gizli şeker
yerken seni yakaladığımda yüzündeki kabahat işlemiş mahçup
çocuk gülümsemeni özledim, her kahve içtikten sonra peşimden
fal baksana diye koşmanı özledim, doğum gününden bir gün önce yanıma gelip "yarın benim doğum günüm unutma" demeni özledim en çok da “anneanne” demeyi özledim..
Kavuşmamıza ne kadar kaldı bilmiyorum ama ben seni gerçekten çok
özledim.. Küçükken bize geldiğinde ağlardım, çünkü senin bize gelmen annemlerin bir yere gitmesi demekti, ya da ben hep öyle zannederdim.. Şimdi o kadar isterdim ki kapıyı çalıp içeri girmeni.. Sana veda edemedim, son bir kez göremedim, sarılamadım sımsıkı.. En azından bir kez daha sarılmayı, o pofuduk yanaklarından öpmeyi isterdim, ama olmadı.. Dedem de yanına geldi, umarım orda da
didişmiyorsunuzdur.. Annemi merak etme ben onun elini sımsıkı tutuyorum, o da benimkini.. Seni çok seviyorum, uzakta da olsan yüreğimde
sevgini hep hissediyorum..O kelimeyi unutmamak için arada bir fotoğrafına bakıp "anneannem" diyorum, "benim canım anneannem"..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











