17 Eylül 2015 Perşembe

Verdiğiniz Kilolara Şu An Ulaşılamıyor, Lütfen Daha Sonra Tekrar Deneyiniz



Sanırım 15 yaşında falandım.. Şişli'de annemin doktorun çıkmıştık.. İnanmazsınız, doktor bana "Kilo vermeye başlasan iyi olur" diyerek diyetisyene yönlendirmişti.. Yağmurlu bir gündü, üzerinde bulunduğum o kaldırımı da çok net hatırlıyorum.. Ağzımdan dökülen sözleri de.. "Anne ben zayıf olamam ki.. " Allah'ım, ne kadar inanarak söylediysem o günden beri resmen zayıf olamıyorum.. Böyle tam olacak gibi oluyorum, sonra bir gülme geliyor.. Takip edenler bilir, bilmeyenler de öğrensin bir zahmet, geçen sene tam 24, yazı ile yirmi dört (bu arada siz de "24 birleşik mi yazılıyordu" diye düşünenlerdenseniz, geçin oturun, ayakta kalmayın) kilo verdim.. Vücudumdaki kemiklerim özerkliğini ilan etmeye başlamıştı.. Geceleri açlıktan, odamdaki perdeye göz dikip, "Yesem kalori yazar mı?" gibi deli sorularla baş başa kalıyordum.. Sonra dedim ki, artık insan gibi yiyebiliyorum.. Şeker ilacımı bırakayım da, alıştığım gibi yer, kilo almam.. Oysa ki bunlar, kilo almadan önce söylenen son sözlere eklenecekti.. Tam bir sene kendi çapımda aç kaldım, baskılı, kontrollü, sefer taslı günlerim oldu.. İlacı bıraktım.. Ocak ayıydı, Mahmut Tuncer' in mısralarındaki gibi "Karı gördüm kaydım, kaymaz olaydım" nidalarıyla karlı bir günde, yokuşta düşüp uzun süre boyunlukla oturup kımıldamadan yapabileceğim en mantıklı aktivite olan yemek olayına girdim.. Yavaştan kilolar gelmeye başladı derken, 5 günlük bir Roma seyahatinde, İtalyan mutfağının bana verdiği yetkiye dayanarak, Tiramisu, makarna, lazanya, şarap derken dahası da geldi.. Lycralı jean giydiğimden, "Ulan yiyerek çok da kilo almıyorum, helal bana" azizliğine uğradım.. Sonra bir gün baktım ki, gıdığım var.. Leğen kemiklerimi aradım, bulamadım.. Sandalyede mabadımın kapladığı yerin, giderek artmaya başladığını idrak ettim.. İşte o an 300km hızla duvara çarpan bir araba, freni boşalmış damperli bir kamyon gibi oldum.. Ara ara kendimi gaza getirip, girişimlerde bulunduysam da, diyetisyenime bile utancımdan gidemedim.. Allah beni şişman yaratmamış elbette ama hamuruma iştah koymuş.. Ben sadece çok mutlu olduğum  zaman yemek yiyemiyorum.. İştahım kapanıyor.. Onun dışında, yemek pişirmek ve pişirdiğimi servis etmek, oturup afiyetle yemek beni mutlu ediyor.. Ben pilavı dubleks, sarmayı ekmek arası, pastayı 2 kişilik yemeyi seviyorum.. Mezeleri ekmeksiz yerim ama rakı içmeye başladım mı, 4 dubleden az içersem, ağzımı kirlettiğime değmiyor.. Yeme, içme insanıyım ben.. Adeta diyetlere tepki olarak doğmuşum.. Beni seven böyle sevmesin.. Çünkü ben kendimi böyle sevmiyorum.. Yemek benim sürekli küsüp barıştığım sevgilim, ayağıma vuran ama vazgeçemediğim babetlerim, sürüp çıkarınca tırnaklarımda iz bırakan siyah ojem gibi.. Bir türlü helalleşip ayrılamıyoruz.. Aldığım kilo miktarını buraya yazıp kendimi ve sizi depresyon deryasında boğmaya niyetim yok.. Sadece anladım ki, iştahlı bir insan artı insülin direnci eşittir kısır döngü.. Sanırım tıbbı reddetmekten vazgeçip, tıpış tıpış, o sevimsiz şeker ilacına yeniden başlayacağım.. Mütemadiyen düşüp beni kıtlıktan çıkmış gibi acıktıran kan şekerimi sabit tutmak birinci vazifem.. Kıssadan hisse, siz hekimleri dinleyin, kafanıza göre ilacınızı bırakmayın ve çok rica ediyorum beni üzmeyin, mutlu edin ki iştahım da kapansın.. Bu arada iyi haber, eskisi gibi olmasa da, diz kapaklarım halen duruyor.. Trajik yazıma, Erdik Yaşaroğlu'nun ruh halime tercüman olduğu bir karikatürle son veriyorum.. Buseler..

2 Mart 2015 Pazartesi

9 Kusurlu Hareketin En Kusurlusu - Kadın Olmak

Güzelim ülkemizde yavaşça deliriyoruz.. Sessiz, sakin bir biçimde toplum olarak cinnetin doruklarında geziniyoruz.. Bir süreliğine buralardan uzaklaştım ve hissettiğim duygunun adı tam olarak 'huzur'du.. Hani yazın güneşlenirken birden bir rüzgar eser de ferahlarsın, hani boğazda rakını yudumlarken denizden ufak bir motorun sesiyle martıların kahkahasını duyarsın ya, işte öyle bir şey.. Bu hissi kendi vatanımda yaşamayalı çok uzun süre olmuş, onu anladım.. Her gün cinayet, vahşet, şiddet, sapkınlık dolu haberlerle güne başlıyoruz.. Kadına şiddet, kadına vahşet.. Dehşetin cinsiyeti yok tabi ki.. Hatta cinsi bile yok.. Geçen gün bir anne köpeğe, tecavüz girişiminde bulunulduğunu okuduğumda "tamam" dedim, "artık biz bitmişiz"..  Gerçi bu ülke, damacanayla halvet olan bir insan türüne de tanıklık etti.. Hayret etme eşiğimiz bir hayli yükseliyor.. Gel gör ki, kadınlara vahşette kendimizi aşıyoruz.. Özgecan.. Gencecik bir kız.. Annesinin, babasının, arkadaşlarının hiç unutamayacağı bir biçimde son verildi yaşamına.. At sineği kadar bile beyin hücresi taşımayan canlılar, olayı "ama mini etek giyiyorsunuz, buna davetiye çıkartıyorsunuz" sığlığına kadar taşıdı.. Bir,, ormanda ya da mağarada büyüse ancak bu kadar manasız tümceler kurabilir.. Orta okuldaydım galiba, annemle beraber Gümüşsuyu'nda yürürken bir homo sapiens laf atmıştı.. Ben de her Türk gibi "ana-bacı" edebiyatından yola çıkarak "Senin annene- kız kardeşine güpegündüz laf atsalar hoşuna gider mi?" deme gafletinde bulunmuştum.. Aldığım cevap: "Benim kardeşim etek giymez ki".. Ben etek giydiğim için suçluydum.. Oysa ki onun bacısı maymundu, her bir tarafı kıllarla kaplıydı herhalde.. Bir kız çocuğunun etek giymesi garip bir durumdu haliyle.. Merak ediyorum, okul hayatı boyunca merdivenlerden çıkarken, aşağıdan bakan sapkın gözlerden korunmak için, eteğinin altına folklor ekibi üyesi gibi tayt giyen başka bir millet var mıdır?? Bizler hep bu şekilde büyük.. Maalesef ki, sapkınlığa ses çıkartmadan kanıksadık.. Biri tacize uğruyorsa, hatta tecavüze, kesin davetiye çıkartacak bir harekette bulunmuştur, yani "kuyruk sallamıştır".. Aksi düşünülemez.. Kafalardaki bu kirli zihniyeti atmadan, daha çok Özgecanlar olacak, biliyorum.. Geleceğe dair, güzel günler göreceğimize dair tüm umutlarımı tüketmek üzereyim.. Ben ki, evimden , şehrimden, ülkemden 1 hafta ayrı kalsam, kımkımlanıp dönmek isterdim, şimdi ise alıp valizimi, dünyanın başka bir ucunda huzurla yaşama düşüncesindeyim.. Haberleri izledikçe, okudukça hasta oluyorum.. Hırslanıyorum, üzülüyorum, canım yanıyor.. Kendimi ölenlerin kardeşi, arkadaşı yerine koyunca, çıldıracak gibi oluyorum.. Biz ne ara böyle insanlar olduk, merak ediyorum.. Sokakta yürürken, toplu taşıma araçlarındayken herkese şüpheyle bakıp, kontrolle yaklaşıyorum.. Her erkeği, her insanı, her meslek grubunu aynı kefeye koyamayız elbet.. Gece geç vakit eve döndüğümde apartmana girene kadar bekleyen taksi şoförü de var, yolda giderken kadın gördü mü, yolu izi unutup, aç parazit gibi bakan da.. Kimse ait olduğu meslek grubu gereği sapık, manyak ya da katil olmuyor.. Bu dünyaya öyle de gelmiyor.. Anne-baba olarak çocuklar birer çiçek muamelesi yapıp saksıda yetiştirir gibi suyunu verip, "sen erkeksin" nidalarıyla sırtını sıvazlamak kafi gelmiyor işte.. En basitinden, kadına insan olarak değer vermiyorsanız,şunu unutmayın.. Bir çocuğu doğuran o ana da "kadın".. Bunu da, bilhassa erkek çocuklarınıza aşılayın.. Çünkü bir kadına saygı duymayan, hor gören, döven, ezen, taciz fırsatı kollayan zihniyetler giderek çoğalıyor.. Burada, feminizm edebiyatı yapmayacağım elbette.. Kadın-erkek eşitliği meselesine hiç girmeyeceğim.. İnsan olalım, insanı duygularımızı hatırlayalım.. Bize uygulanmasa da, tanıklık ettiğimiz şiddet olaylarına sessiz kalmayalım.. Karısını, sevgilisini yol ortasında döven bir insan görünce, çekirdek çitleyip karşısına geçip izlemeyelim, kafamızı çevirip geçmeyelim..  Bu ülkede elbette sırf kadınlar zulüm görmüyor ama erkeği de , kedisi de, köpeği de zulüm içinde.. Yine de gün geçtikçe  meşrulaşan, kanıksanmaya başlanan "eski koca vahşeti", "genç kız vahşice  katledildi" haberleri artmaya başladığından, durumun hassasiyeti kadınları gösteriyor.. Dilerim bir gün bu ülkede, kadın olmanın suç olmadığı, suça teşvik etmediği günleri de görürüz.. Ne mutlu ki, Dünya Kadınlar Günü denen bir gün var da, sırtımız yere gelmiyor çok şükür..Traji-komik bir karikatürle bu iç karartan yazıma son veriyorum.. Buseler..
 

16 Ocak 2015 Cuma

Kıssadan Hisse

2015'e bomba gibi girdim.. Barış Manço'nun şarkısında dediği gibi: İnsanın bir kez ters gitmesin işi, muhallebi yerken kırılır dişi.. Ben de pamuk gibi açma yerken dişini kıran bir kimse olarak tabii ki bu tersliklerden nasibimi aldım... Önce Lokumumu kaybettim. Ardından iki hafta arayla bahçede baktığım Çirkin ve Cafer'i.. İki damla yağan karda kayıp 12 iğne, 3 hafta boyunluk ve bir ömür egzersizle geçecek boyun düzleşmem olduğunu öğrendim.. Her gün maruz kaldığım kas gevşeticilerin bana verdiği yetkiye dayanarak kapı gıcırtısına ağlar oldum.. Boynumu görmeyi özledim, sağa sola rahatça bakabilmeyi, güne ağrısız başlamayı, kolumu tamamen kullanabilmeyi, sürahiyi kaldırıp bardağıma su koyabilmeyi.. Ağrıdan şuurumu yitirip evde kafama gözüme ne bulup takıyor olsam da, yine de halime şükrediyorum.. En azından güne başlayabilecek kadar sağlıklıyım.. Beni her gün arayıp halimi soran güzel dostlarım ve bu süreçte huysuz bünyemin nazını dibine kadar çeken bir annem olduğu için.. Yaşadığım şey geçici olduğu ve hala tek parça olduğum için.. Diyeceğim o ki dostlar sağlığınızın kıymetini bilin.. Bazen bu aksi hayatın kıymetini anlamak için ufak tersliklere ihtiyacımız var.. Olaylara iyi yanından bakmayı unuttuğumuzda hayat sağ olsun bize şırrak diye hatırlatıyor.. Kedilerimin hastalığında sabaha kadar aportta beklemekten 3 haftada 5 kilo almışım.. Kafa kısmımdaki kelepçem yüzünden ağzım zor oynadığı için 1 günde 1 kilo vermeye başladım bile.. Süleyman Demirel gıdığım 3 haftada filinta gibi olacak.. En önemlisi kafamı eğemediğim için bulaşık makinesini boşaltma vazifesinden izne ayrıldım.. Günlük aktivitelerinizi kolayca icra edebildiğiniz her güne şükretmeyi unutmayın.. Bugün kullandığınız kolunuz, yarın aynı görevi yerine getirmeyebilir.. Ufak meseleleri dert etmeyin, sağlığınız varsa sizden şanslısı yok.. Sağlık dolu buseler..