Sene 86.. Pusette 2 yaşında bir çocuk
irisi ve elinde kuyruğundan tutup kaldırdığı bir adet kedi
yavrusu.. Benim kedilerle ilk tanışmam, annemin de kedilere olan
haşin sevgimi fark edişi böyle olmuş.. O günden beri sokakta
gördüğüm her kediyi istisnasız sevmişimdir, bir kısmı da beni sevmiş,
kimi de hoş olmayan şekillerde tırnaklarıyla yahut dişleriyle iade-i sevgi gösterisinde
bulunmuştur.. Bir kısım insanın sandığının aksine hala
hayattayım, kuduz olmadım, mikrop kapmadım, yarım asrı
devirdim ve domuz gibi yaşıyorum.. Kedilerden korkmayı
anlayabilirim, sonuçta ben de bu ebadımla 2cmlik böceklerden korkuyorum, amma ve lakin kedileri pislik yuvası olarak görüp
tiksinmeyi, onların da birer can taşıdıklarını görmezden
gelenleri anlayamıyorum.. Kendimde bir rahatsızlık hissetsem
doktora hemen gitmem ama kedimin hal ve tavırlarında bir değişiklik
sezinlediğim de kapıp derhal veterinere götürürüm, çoğunda da
haklı olduğumu anlarım.. Kediler dertlerini konuşarak anlatamaz,
onları anlamak için izlemek gerekir.. Herkesten, benim ya da diğer
hayvan seven insanlar gibi hassas olmalarını beklemek haksızlık
olur.. Sadece ne zaman hayvanların iyiliği için bir yardım
istense ayaklanıp “Bu kadar aç insan var, önce onları doyurun”
gibi fevkalade alakasız yakarışta bulunanlara şiddete karşı bir
kimse olarak, kafa atmak istiyorum.. Neden mi ?? Dedim ya, onlar adı
üstünde hayvan.. Savunmasız, derdini anlatamayan canlılar..
Sokakta bir sürü evsiz insan var, evet bir kısmı çalışabilir
halde de olsa çalışmayarak dilenerek kolay yoldan yaşamlarını
idame ettirme peşinde.. Evsiz kedilerse sapık insanlardan kaçıp
diğer canlılarla mücadele vererek yaşamaya çalışıyorlar..
İnsanlarla kedileri mukayese etmek saçma mı oldu?? İşte benim de
söylemek istediğim bu.. Hayvanlar için yapılan yardımları
insanlarla karşılaştırmayın.. Kocaman bir kalbiniz varsa,
hem insanlara hem hayvanlara yardım edebilirsiniz ama insanlar dışında diğer canlı türlerine yardım edenlere de
karışmayın, köstek olmayın, özetle saygı duyabilin..
12 sene bizimle aynı evi paylaşan, ortaokuldan üniversiteye değin bana can yoldaşlığı yapmış olan kedimi kaybettiğimde
abartmadan söylüyorum ailemden biri ölmüş gibi hissettim.. O bizim için bir kedi değildi, ailemizin kuzu "Şanslı"sıydı.. İlk kedim öldüğünde, onu hastanede görmüştüm, aslında bir Van kedisini sahiplenecektik ama onun anne sütünden kesilmesini bekliyorduk.. Bizi çok iyi tanıyan veterinerimiz yavruları göstermek bahanesiyle odaya soktuğunda onu gördük.. Çirkin beyaz bir fare gibiydi, kafesinden bize patisini uzattı, annemle göz göze geldik ve biz bu minik sıçanı istiyoruz dedik.. Sokakta bulan biri getirip bırakmış.. 1 aylık bile değildi.. Veterinerimiz ona sahip çıkacağımızı tahmin ettiği için bizi oraya çağırdığını söyledi.. Van kedilerinin yuva bulma olasılığı daha yüksek olduğundan biz de o küçük evsiz miniği yuvamıza dahil ettik.. Anne sütü almadığı için kemikleri raşitikti, bu sebeple bebekken 10 güne
yakın hastanede kaldı, buna rağmen o kadar şanslıydı ki ona göz kulak
olmak için izin gününde bile hastaneye gelen, sabahlayan bir doktoru
vardı.. Tam 12 sene evimizin muzır erkeği oldu.. Çok özel bir kediydi.. Biri beni ağlattığında gelip yanağımdan göz yaşımı
yalayarak silecek kadar candı.. Karnım ağrıdığında kucağıma çıkıp
sıcacık ve pofuduk vücuduyla bana ilaç gibi gelendi.. Gözlerini yere dikerek baktığında saklandığını ve gözükmediğini düşünen şaşkın, küçük çocuğumuzdu.. Evin herhangi bir noktasına saklandığında "aa tavuk mu varmış burda" cümlesini duyunca koşa koşa gelen akıllı bıdığımızdı.. Yalnızca
adı “insan” değildi, fakat bir çok insandan daha faydalı,
daha yoldaştı bana.. Bundan 2 sene önce bu zamanlarda arkadaşımda kahvaltı ederken hiç beklemediğim bir anda annem aradı ve onu halsiz olduğu için kliniğe götürdüğünü, veterinerin böbreklerinin iflas ettiğini yaşama ihtimalinin yüzde elli olduğundan bahsettiğini söyledi.. O an neler hissettiğimi anlatacak kelime yok sanırım.. Sadece bir gece evde yoktum ve sabah uyandığımda kedimin ölümcül derecede hasta olduğunu öğrendim.. Her şey bir günde oldu.. 4 gün süren iğne tedavilerinin sonunda artık onu eve götürmemiz gerektiğini sadece 2-3 gün daha yaşayabileceğini, evinde huzur içinde son günlerini geçirmesini söylediler.. Bu haberi aldığımdan itibaren çocukluğumun elimden kayıp gidişini izledim.. Her
gece sırayla kalkıp nefes alıyor mu diye kontrol edip, bir damla
su içtiğinde bile umutlandık.. 3 gün boyunca aynı yerde
kımıldamadan yattı, onunla pek iyi geçinemeyen diğer kedimse hiç
yanına yaklaşmadan uzaktan izledi.. Her fırsatta üstüne
saldırıp, kenarda kıstıran o canavar kedi, Şanslı'nın hasta
olduğunu anladı ve arada sadece yanına giderek onu temizledi.. Bu
kareyi hatırlayınca aklıma insanlar geldi, hasta ve savunmasız
insanlara şiddet gösterenler, yardım eli uzatmak yerine tekme
atanlar.. İnsan dedim değil mi, dilim sürçtü herhalde.. Aradaki farkı izah etmeme lüzum yok.. Adem olan anlar.. 3 günün sonunda onu kaybettik.. Öldüğünü kabullenemedim, haberi alıp eve geldiğimde uyuyor olduğuna inanmak isteyip onu defalarca sevdim, başını okşadım uyanması için ama uyanmadı.. Şu
anda iki tane kedim, iki tane kızım var.. Gözüm gibi bakıyorum
onlara, yokluklarını düşünmek bile istemiyorum.. Onlar da
ağlayınca mırmır yanıma geliyor, hastayken ayak ucuma yatıyor
ama itiraf etmem gerekirse Şanslı'mın özlemini onlarla
gideremedim, bunu yapmaya çalışmadım da esasen, çünkü insan olsun,
hayvan olsun kimse kimsenin yerini dolduramıyor.. Onu çok ama çok
özlüyorum..Uzun lafın kısası hayvanlara boşuna
can dostları denmiyor.. Hiç kimse onları zorla sevmek zorunda
değil ama yaşama haklarına saygı göstermek zorundalar, zorundayız.. Şu
sıcak yaz günlerinde en susuz anınızı düşünün ve kapınızın
önüne bir kap su koyup fırsatınız olduğunca tazeleyin lütfen.. Sadece kedi değil, sokakta yaşayan tüm canlılara yardım etmiş olursunuz.. Onlara işkence yapan ruh hastası kimselereyse, reenkarnasyonun gerçek olduğunu varsayarak bir dahaki hayatlarında hayvan olarak dünyaya gelmelerini ve en az kendileri gibi acımasız insanlarla yüzleşmelerini diliyorum.. Bu defa bir karikatürle değil, Şanslı'mla son veriyorum yazıma.. Buseler..
30 Temmuz 2012 Pazartesi
27 Temmuz 2012 Cuma
Ömür Kısa Dertler Uzun
İnsanın ömrü nasıl mı geçiyor,
tabiki de şikayet ederek.. En mutlu gününüzü hatırlayın kaç
saniyedir acaba? Peki ya huysuz ve mutsuz günleriniz, saymaya matematiğiniz yetmez.. Yaşadığımıza
hayat değil adeta bir şikayet kutusu diyebiliriz..Peki insan ne
zaman hayatının kıymetini biliyor, ya sağlığını
kaybetmek üzere olduğunda, halihazırda kaybettiğinde, ya da biri
öldüğünde.. Sevdiğimiz ya da hiç tanımadığımız biri
öldüğünde bile “Hayat ne kadar da boş, Hiçbir şeyi kafaya
takmamalıyız” deriz.. Bunu her seferinde tekrarlar, yeni
kararlar alır, tövbeler eder, hiç kimseyle küsmemeye, her anın
kıymetini bilmeye ant içeriz.. Tabi bu sözler pazartesi başlayıp
çarşamba biten rejimler gibi unutulur.. Ben azıcık huysuz,
birazcık mutsuz ve bir hayli şansız biri olduğumu düşünerek
bütün bir ömrümü yakarış içinde geçirdiğimi
söyleyebilirim.. Ojemin kenarı çıksa parmağımı kesecek kadar
efkarlanırım, bazen kaşımı alırken bir tel fazla çeksem sanki
kaşsız, saçımdan iki tel dökülse kel kalmış gibi anlamsızca
dertlenirim ve herkesin olmazsa olmazı kışın soğuktan, yazın sıcaktan ölesiye
yakınırım.. Kışın sıcacık bir evde olduğum için ya da yazın ömür boyu sürmese de dinlememe yetecek kadar tatil yapabildiğim için şükretmek aklıma pek de sık gelmez.. Hayatı dolu dolu yaşamayı her fâni gibi
doktorlardan çıkınca akıl ederim ancak.. Sanki ölümsüzmüşüm
gibi, sanki bin yıl yaşayacakmışım gibi o kadar hoyratça
kullandım ki yıllarımı, aylarımı, dakikalarımı.. Hepimizin
yaptığı gibi.. Bu aralar tıbbiyeyle biraz fazla haşır neşir
olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki ne durumda olursanız olun
sizin yerinizde olmak için dünyaları verebilecek başka insanlar
vardır.. Kulağa fazla klişe gelebilir ama gerçekten de bir
yerimiz ağrıdığında tam bir vücuda sahip olduğumuz için
şükretmeliyiz.. Kulağa biraz manyakça gelebilir, oturup “Şükür
rabbime bugün de migrenim tuttu, ohhh başım pek de güzel ağrıyor,
elimi kestim amaaan ne güzel de kanıyor şakır şakır” şeklinde
beyanatlar da veremeyiz tabi ama en azından içinde bulunduğumuz
durumun bir çaresi olduğunu düşünerek kendi iç huzurumuzu ve
yakınımızdakilerin akıl sağlığını garanti altına
alabiliriz.. Hangimiz ne kadar yaşar, ne şekilde bu dünyadan
ayrılır bunu bilemeyiz.. Bunun için en azından evden çıkarken
kimseyle küs ayrılmama prensibini edindim.. Eğer ki anneme dırdır
yaparak evden çıktıysam 10 dakikayı geçmeyen bir zaman aralığında
şirinlik mesajımı atarım, birine karşı kızgınsam içime
atmamaya gayret ederim bilakis dışıma dışıma atmak suretiyle
belli ederim, tersi bir durum söz konusuysa birine karşı iyi bir
şeyler söyleyeceksem onu da ertelememeye çalışırım.. Ömrümüz
bize yapmayı düşündüklerimizi erteleyebileceğimiz bir vakti
verecek kadar cömert olmayabilir.. Olsa da ne yazar.. (gönül yazar
ehi ehi diye içinden cevaplayanlar derhal burayı terk etsin) Zaman
bu hızla akıp geçerken.. Hayat insana kendi öğretiyor, sabırlı
olmayı, şükretmeyi, hep oturduğu yerden istemek yerine harekete
geçmeyi.. Maalesef ki insanoğlunun hayatı bunları anlamaya
çalışırken bitecek kadar kısa ve ansızın sonlanacak kadar
belirsiz. İşte bundandır ki her anın kıymeti bilmeliyiz, geçen
günlerin hiçbir zaman geri gelmeyeceğini ama belki de daha da
güzellerini göreceğimize inanarak yaşamalıyız ve gayrısafî
millî şikayetimizi minimuma indirmeliyiz.. Yazıma
bittabi manidar bir karikatürle son verirken, ki bu Umut Sarıkaya'ya ait olup en sevdiklerimdendir, minnoş şahsıma ait bir özlü sözle
bitirmek isterim.. Hayatta en büyük kumar yaşamaktır, çünkü
nasıl bir sabaha uyanacağımızı asla bilemeyiz.. Buseler..
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Doğmamış Kardeşler
“Kardeşler zorunlu arkadaştır,
arkadaşlar ise seçilmiş kardeşlerdir..” Ne doğru bir söz.. Bu
cümleyi gerçek anlamda tecrübe eden şanslı insanlardanım..
Gerçek dost demek, doğmamış kardeş demektir bazen.. Hayatta çok
acı olaylar yaşamış da olsa insan, eğer düşmek üzereyken
elinden tutabilecek bir dostu varsa her şeyin üstesinden
gelebilir.. Sadece sıkıntılı durumlarda değil, mutlu olduğunda
da seninle mutlu olabilen, senden daha çok heyecan duyabilendir
dost.. "Hastayım akşam dışarı çıkamayacağım"
dediğinde "geçmiş olsun" diyen değil, sesinin tonundan
anlayıp "onu geç de neyin var söyle" diyendir dost.. Bir
tiyatro oyununu 10 kere izlesen de sırf sen istiyorsun diye seninle
11. kez gelendir, ancak deprem olsa sokağa çıkarım dediğinde
senin bir telefonunla bozuk gelen sesini düzeltmek için en çirkin
haliyle yanında bitiverendir.. Duyduğunda üzüleceğini düşündüğü
bir şeyi senden gizleyip doğru zamanda alıştıra alıştıra
söyleyendir.. Benim de en azından bir kaç tane beni karşılıksız
seven, her halimle kabul eden, yormadan, konuşmadan anlayan,
yargılamadan dinleyen dostum, "doğmamış kardeşim"
var.. Bana yaranmak için değil de beni düşünerek konuşan, acı
da olsa gerçekleri kafama vura vura söyleyen, "niye yaptın"
demek yerine bir daha aynı hataları yapmamam için çabalayan
dostlar.. Sırtımı yaslamak için değil, hayatımda iyi-kötü
olanları paylaşmak için, karşıma çıkan engelleri aşamasam da
yanımda dimdik duran, bazen beni benden çok düşünen, görmediğimi
gösteren dostlar.. Bir elin parmağını geçmezler ama esas kardeş statüsünde sayabileceğim 3 tane “can”ım var
benim.. Ortaokuldan beri beraber büyüdüğüm, türlü saçmalıklara
beraber imza attığım.. Ne gariptir ki dördümüz de hem aynı hem
de birbirimizden çok farklıyız aslında.. İçimizden ikisi yay,
diğer ikimiz de yengeciz.. Mesela birimizin gözü çok karadır,
bir şeyi kafaya koydu mu ona odaklanır ve hayata geçirir.. Birimiz
çok anaçtır, hep korur kollar.. Birimiz ince düşünür,
karşındakini kırmamak için gerekirse kendi kırılır.. Birimiz
de olayları sürekli dalgaya vurur, iyi yanını görmeye çalışır..
Doğum günlerimiz birer gün arayla.. Sanki bu dünyada birbirimizi
arayıp bulmuşuz gibi.. En mutlu günümüzde oturup beraber
içkimizi yudumlarız, hayatta yaşadığımız en acı günde sadece
bir telefonla sabahın köründe 15 dakika içinde birbirimizin
yanında olup elinden tutarız.. Canımız sıkkınken sorgulamak
yerine sadece susarak otururuz.. Yeri geldiğinde en acımasız
eleştirileri yapar, yeri geldiğinde yavrusunu ceylan gibi gören
kuzgunlar gibi överiz birbirimizi.. Tek bir kelimeyle derdimizi
anlatır, bir bakışla konuşmadan da anlaşabiliriz.. Nazımız en
çok birbirimize geçtiğinden bazen tersleniriz, ama bunun etkisi 10
dakikadan fazla sürmez..
Hastalıkta ve sağlıkta şansım pek yaver gitmese de bu kadar
güçlü dostluklarım olduğu için kendimi şanslı sayabilirim..
28 senelik hayatımda belki derin izler bırakmadım bu dünyada ama
sırf böyle dostlarım olduğu için gurur duyarım kendimle..
Ortaokul kompozisyon ödevi kıvamındaki satırlarıma burda son
verirken konuya ilişkin bir karikatür paylaşmadan gitmeyeceğim
elbette.. Buseler..8 Temmuz 2012 Pazar
Darısı Başımıza
30 yaşıma merdiven dayayıp çıkmama
2 basamak kalan şu günlerde evlilik nası bi şeydir, faydalı
mıdır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Ben alsam da
insanlar düşünmememe fırsat bırakmıyor.. Her düğünde yanıma
gelen darısı başınacı teyzeler, aile eşrafı, eş dost sağolsun
evlenmemek gibi bir alternatifim olmadığını hissettiriyor bana..
Babalar içinse kızlarının yuvadan uçması, başka bir erkeğin
kanatları altına girmesi başka bir boyut olsa gerek.. Benim babam
da, ben kendimi bildim bileli “ben bu dünyadan gitmeden evlenme”,
“aman evlenip ne yapacaksın, hayatını paylaşabileceğin birini
bulursan beraber yaşa” gibi bir felsefeye sahip.. İkinci
söylediğini muhtemelen benden ümidi kesmiş olmanın rahatlığıyla
söylediğini düşünüyorum.. Yine de her konuşmamızda “durumlar
nedir, yok mu düzgün damat adayı?” şeklinde soru sormaktan
kendini alamaz.. Yani bilinçaltı bir evlilik zorunluluğu herkeste
mevcut.. Arkadaşlarımdan ilki evlendiğinde, o evet derken
gözlerim dolmuş, bir anda evliliğin ciddiyetini anlamıştım..
Ondan önce düğünler hep “ne giysem” krizlerinin yaşandığı,
“bu sıcakta ne saç kalır ne makyaj, tam altın kaç para olmuş,
yarım altın mı taksam” gibi bencilce ve dünyasal düşüncelerin
hakim olduğu sıradan birer “event” ti, benim için.. Şimdiyse
arkadaşlarımın düğününe giderken onları nasıl bir hayatın
beklediğini düşünüyorum, korkarak da olsa kendimi bir anda o
beyaz gelinliğin içinde hayal ediyorum.. Evlilik tabiki de her genç
kızın rüyası, bir nevi zetina dikiş makinası ama gel gör ki
dışardan bakıldığında biraz tedirginlik yaratan bir dünya..
Aynı evin içinde sürekli dibinde bir insan, hem de senelerce aynı
insan.. Bir çeşit tamagotchi, onu besliyorsun, kıyafetlerini
düzenliyorsun, temizliğini yapıyorsun.. Olaya burdan bakınca pek
de cazip gelmiyor haliyle.. Öte yandan, gerçekten iyi vakit
geçirdiğin, sevdiğin ve diğer insanlara nazaran daha fazla
güvendiğin biriyle evlenirsen eğlenceli bir yolculuğa benziyor..
Tabi bu yolculukta direksiyonda bir değil iki kişi oturuyor..
Sanırım olay da bu dengeyi sağlamak, “hep banacı” olmamak,
çekinmeden ve karşılık beklemeden fedakarlık yapabilmek..
Rahmetli anneannem hayatımda biri olup olmadığını sormak için
onların jenerasyonunun jargonu olan “anlaştığın biri var mı?”
cümlesini kullanırdı.. Sanırım anahtar kelime bu, anlaşmak.. Anlaşmasan da
anlaşmak, orta noktayı bulmak.. Asıl konumuza geri dönersek,
evlilik aslında doğanın kanunu gibi sokuluyor kafalarımıza..
İnsanlar doğar, büyür, evlenir ve ölür.. Kimiyse doğar, büyür,
evde kalır ve öyle ölür.. Toplumdaki bakış açısı bu.. Bence
şu olsa daha iyi: İnsanlar doğar, büyür, sever ve ölür.. Yani
her aşk, her sevgi evlilikle mi noktalanmalı ? İlla herkesin
çocuğu mu olmalı ? Günümüzde birkaç ay bile süren
evliliklerin olduğunu düşünürsek bence bunu bir kanun gibi
görmemeliyiz.. Aşk evliliğiyle mantık evliliğinin ortasında
bir yerde olanlardanım.. Sonuçta bir ömrü beraber paylaşmak için
yola çıktığım insana bir gün azalacağını bildiğim bir aşkla
bağlanmaktansa bir ömür birbirimizi idare edebilmeyi, her şeyden
önce her anı dolu dolu geçirmeyi tercih ederim.. İşte her
“darısı başına” gibi şartlanmışlık dolu bir cümleyi
duyuşumda gözlerimi kısıp gülümserken aklımdan tüm bunları
geçiriyorum.. Yine de birbirini gerçekten sevip sahip çıkacağına
inandığım iki insan evlendiğinde kendimi mutlu olmaktan da
alamıyorum.. Bu yazıyı yazma amacım evlilik hakkında ahkam
kesmek değil tabiki, sonuçta “bekara karı boşamak kolay”
demişler.. Nacizane amacım evliliğin hayatın akışında bir
zorunluluk değil de doğruya en yakın insanı bulduğunda, ki
doğrunun tam olarak olduğunu kimse bilmiyor galiba, gerçekleştirilebilecek
bir durum olabileceğini göstermek.. Hoş sanırım potansiyel
kısmetlerimi de bu yazıdan sonra kaybetmiş olacağım.. Yazıma
konuya binaen bir karikatürle son verirken tüm evli arkadaşlarımın
gözlerinden, benim gibi kafası karışmış müzmin bekarların da
yanaklarından öpüyorum.. Buseler..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


