30 Temmuz 2012 Pazartesi

İlk Göz Ağrım


Sene 86..  Pusette 2 yaşında bir çocuk irisi ve elinde kuyruğundan tutup kaldırdığı bir adet kedi yavrusu.. Benim kedilerle ilk tanışmam, annemin de kedilere olan haşin sevgimi fark edişi böyle olmuş.. O günden beri sokakta gördüğüm her kediyi istisnasız sevmişimdir, bir kısmı da beni sevmiş, kimi de hoş olmayan şekillerde tırnaklarıyla yahut dişleriyle iade-i sevgi gösterisinde bulunmuştur.. Bir kısım insanın sandığının aksine hala hayattayım, kuduz olmadım, mikrop kapmadım, yarım asrı devirdim ve domuz gibi yaşıyorum.. Kedilerden korkmayı anlayabilirim, sonuçta ben de bu ebadımla 2cmlik böceklerden korkuyorum, amma ve lakin kedileri pislik yuvası olarak görüp tiksinmeyi, onların da birer can taşıdıklarını görmezden gelenleri anlayamıyorum.. Kendimde bir rahatsızlık hissetsem doktora hemen gitmem ama kedimin hal ve tavırlarında bir değişiklik sezinlediğim de kapıp derhal veterinere götürürüm, çoğunda da haklı olduğumu anlarım.. Kediler dertlerini konuşarak anlatamaz, onları anlamak için izlemek gerekir.. Herkesten, benim ya da diğer hayvan seven insanlar gibi hassas olmalarını beklemek haksızlık olur.. Sadece ne zaman hayvanların iyiliği için bir yardım istense ayaklanıp “Bu kadar aç insan var, önce onları doyurun” gibi fevkalade alakasız yakarışta bulunanlara şiddete karşı bir kimse olarak, kafa atmak istiyorum.. Neden mi ?? Dedim ya, onlar adı üstünde hayvan.. Savunmasız, derdini anlatamayan canlılar.. Sokakta bir sürü evsiz insan var, evet bir kısmı çalışabilir halde de olsa çalışmayarak dilenerek kolay yoldan yaşamlarını idame ettirme peşinde.. Evsiz kedilerse sapık insanlardan kaçıp diğer canlılarla mücadele vererek yaşamaya çalışıyorlar.. İnsanlarla kedileri mukayese etmek saçma mı oldu?? İşte benim de söylemek istediğim bu.. Hayvanlar için yapılan yardımları insanlarla karşılaştırmayın.. Kocaman bir kalbiniz varsa, hem insanlara hem hayvanlara yardım edebilirsiniz ama insanlar dışında diğer canlı türlerine yardım edenlere de karışmayın, köstek olmayın, özetle saygı duyabilin.. 12 sene bizimle aynı evi paylaşan, ortaokuldan üniversiteye değin bana can yoldaşlığı yapmış olan kedimi kaybettiğimde abartmadan söylüyorum ailemden biri ölmüş gibi hissettim.. O bizim için bir kedi değildi, ailemizin kuzu "Şanslı"sıydı.. İlk kedim öldüğünde, onu hastanede görmüştüm, aslında bir Van kedisini sahiplenecektik ama onun anne sütünden kesilmesini bekliyorduk.. Bizi çok iyi tanıyan veterinerimiz yavruları göstermek bahanesiyle odaya soktuğunda onu gördük.. Çirkin beyaz bir fare gibiydi, kafesinden bize patisini uzattı, annemle göz göze geldik ve biz bu minik sıçanı istiyoruz dedik.. Sokakta bulan biri getirip bırakmış.. 1 aylık bile değildi.. Veterinerimiz ona sahip çıkacağımızı tahmin ettiği için bizi oraya çağırdığını söyledi.. Van kedilerinin yuva bulma olasılığı daha yüksek olduğundan biz de o küçük evsiz miniği yuvamıza dahil ettik.. Anne sütü almadığı için kemikleri raşitikti, bu sebeple bebekken 10 güne yakın hastanede kaldı, buna rağmen o kadar şanslıydı ki ona göz kulak olmak için izin gününde bile hastaneye gelen, sabahlayan bir doktoru vardı.. Tam 12 sene evimizin muzır erkeği oldu.. Çok özel bir kediydi.. Biri beni ağlattığında gelip yanağımdan göz yaşımı yalayarak silecek kadar candı.. Karnım ağrıdığında kucağıma çıkıp sıcacık ve pofuduk vücuduyla bana ilaç gibi gelendi.. Gözlerini yere dikerek baktığında saklandığını ve gözükmediğini düşünen şaşkın, küçük çocuğumuzdu.. Evin herhangi bir noktasına saklandığında "aa tavuk mu varmış burda" cümlesini duyunca koşa koşa gelen akıllı bıdığımızdı.. Yalnızca adı “insan” değildi, fakat bir çok insandan daha faydalı, daha yoldaştı bana.. Bundan 2 sene önce bu zamanlarda arkadaşımda kahvaltı ederken hiç beklemediğim bir anda annem aradı ve onu halsiz olduğu için kliniğe götürdüğünü, veterinerin böbreklerinin iflas ettiğini yaşama ihtimalinin yüzde elli olduğundan bahsettiğini söyledi.. O an neler hissettiğimi anlatacak kelime yok sanırım.. Sadece bir gece evde yoktum ve sabah uyandığımda kedimin ölümcül derecede hasta olduğunu öğrendim.. Her şey bir günde oldu.. 4 gün süren iğne tedavilerinin sonunda artık onu eve götürmemiz gerektiğini sadece 2-3 gün daha yaşayabileceğini, evinde huzur içinde son günlerini geçirmesini söylediler.. Bu haberi aldığımdan itibaren çocukluğumun elimden kayıp gidişini izledim.. Her gece sırayla kalkıp nefes alıyor mu diye kontrol edip, bir damla su içtiğinde bile umutlandık.. 3 gün boyunca aynı yerde kımıldamadan yattı, onunla pek iyi geçinemeyen diğer kedimse hiç yanına yaklaşmadan uzaktan izledi.. Her fırsatta üstüne saldırıp, kenarda kıstıran o canavar kedi, Şanslı'nın hasta olduğunu anladı ve arada sadece yanına giderek onu temizledi.. Bu kareyi hatırlayınca aklıma insanlar geldi, hasta ve savunmasız insanlara şiddet gösterenler, yardım eli uzatmak yerine tekme atanlar.. İnsan dedim değil mi, dilim sürçtü herhalde.. Aradaki farkı izah etmeme lüzum yok.. Adem olan anlar.. 3 günün sonunda onu kaybettik.. Öldüğünü kabullenemedim, haberi alıp eve geldiğimde uyuyor olduğuna inanmak isteyip onu defalarca sevdim, başını okşadım uyanması için ama uyanmadı.. Şu anda iki tane kedim, iki tane kızım var.. Gözüm gibi bakıyorum onlara, yokluklarını düşünmek bile istemiyorum.. Onlar da ağlayınca mırmır yanıma geliyor, hastayken ayak ucuma yatıyor ama itiraf etmem gerekirse Şanslı'mın özlemini onlarla gideremedim, bunu yapmaya çalışmadım da esasen, çünkü insan olsun, hayvan olsun kimse kimsenin yerini dolduramıyor.. Onu çok ama çok özlüyorum..Uzun lafın kısası hayvanlara boşuna can dostları denmiyor.. Hiç kimse onları zorla sevmek zorunda değil ama yaşama haklarına saygı göstermek zorundalar, zorundayız.. Şu sıcak yaz günlerinde en susuz anınızı düşünün ve kapınızın önüne bir kap su koyup fırsatınız olduğunca tazeleyin lütfen.. Sadece kedi değil, sokakta yaşayan tüm canlılara yardım etmiş olursunuz.. Onlara işkence yapan ruh hastası kimselereyse, reenkarnasyonun gerçek olduğunu varsayarak bir dahaki hayatlarında hayvan olarak dünyaya gelmelerini ve en az kendileri gibi acımasız insanlarla yüzleşmelerini diliyorum.. Bu defa bir karikatürle değil, Şanslı'mla son veriyorum yazıma.. Buseler..

27 Temmuz 2012 Cuma

Ömür Kısa Dertler Uzun


İnsanın ömrü nasıl mı geçiyor, tabiki de şikayet ederek.. En mutlu gününüzü hatırlayın kaç saniyedir acaba? Peki ya huysuz ve mutsuz günleriniz, saymaya matematiğiniz yetmez.. Yaşadığımıza hayat değil adeta bir şikayet kutusu diyebiliriz..Peki insan ne zaman hayatının kıymetini biliyor, ya sağlığını kaybetmek üzere olduğunda, halihazırda kaybettiğinde, ya da biri öldüğünde.. Sevdiğimiz ya da hiç tanımadığımız biri öldüğünde bile “Hayat ne kadar da boş, Hiçbir şeyi kafaya takmamalıyız” deriz.. Bunu her seferinde tekrarlar, yeni kararlar alır, tövbeler eder, hiç kimseyle küsmemeye, her anın kıymetini bilmeye ant içeriz.. Tabi bu sözler pazartesi başlayıp çarşamba biten rejimler gibi unutulur.. Ben azıcık huysuz, birazcık mutsuz ve bir hayli şansız biri olduğumu düşünerek bütün bir ömrümü yakarış içinde geçirdiğimi söyleyebilirim.. Ojemin kenarı çıksa parmağımı kesecek kadar efkarlanırım, bazen kaşımı alırken bir tel fazla çeksem sanki kaşsız, saçımdan iki tel dökülse kel kalmış gibi anlamsızca dertlenirim ve herkesin olmazsa olmazı kışın soğuktan, yazın sıcaktan ölesiye yakınırım.. Kışın sıcacık bir evde olduğum için ya da yazın ömür boyu sürmese de dinlememe yetecek kadar tatil yapabildiğim için şükretmek aklıma pek de sık gelmez.. Hayatı dolu dolu yaşamayı her fâni gibi doktorlardan çıkınca akıl ederim ancak.. Sanki ölümsüzmüşüm gibi, sanki bin yıl yaşayacakmışım gibi o kadar hoyratça kullandım ki yıllarımı, aylarımı, dakikalarımı.. Hepimizin yaptığı gibi.. Bu aralar tıbbiyeyle biraz fazla haşır neşir olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki ne durumda olursanız olun sizin yerinizde olmak için dünyaları verebilecek başka insanlar vardır.. Kulağa fazla klişe gelebilir ama gerçekten de bir yerimiz ağrıdığında tam bir vücuda sahip olduğumuz için şükretmeliyiz.. Kulağa biraz manyakça gelebilir, oturup “Şükür rabbime bugün de migrenim tuttu, ohhh başım pek de güzel ağrıyor, elimi kestim amaaan ne güzel de kanıyor şakır şakır” şeklinde beyanatlar da veremeyiz tabi ama en azından içinde bulunduğumuz durumun bir çaresi olduğunu düşünerek kendi iç huzurumuzu ve yakınımızdakilerin akıl sağlığını garanti altına alabiliriz.. Hangimiz ne kadar yaşar, ne şekilde bu dünyadan ayrılır bunu bilemeyiz.. Bunun için en azından evden çıkarken kimseyle küs ayrılmama prensibini edindim.. Eğer ki anneme dırdır yaparak evden çıktıysam 10 dakikayı geçmeyen bir zaman aralığında şirinlik mesajımı atarım, birine karşı kızgınsam içime atmamaya gayret ederim bilakis dışıma dışıma atmak suretiyle belli ederim, tersi bir durum söz konusuysa birine karşı iyi bir şeyler söyleyeceksem onu da ertelememeye çalışırım.. Ömrümüz bize yapmayı düşündüklerimizi erteleyebileceğimiz bir vakti verecek kadar cömert olmayabilir.. Olsa da ne yazar.. (gönül yazar ehi ehi diye içinden cevaplayanlar derhal burayı terk etsin) Zaman bu hızla akıp geçerken.. Hayat insana kendi öğretiyor, sabırlı olmayı, şükretmeyi, hep oturduğu yerden istemek yerine harekete geçmeyi.. Maalesef ki insanoğlunun hayatı bunları anlamaya çalışırken bitecek kadar kısa ve ansızın sonlanacak kadar belirsiz. İşte bundandır ki her anın kıymeti bilmeliyiz, geçen günlerin hiçbir zaman geri gelmeyeceğini ama belki de daha da güzellerini göreceğimize inanarak yaşamalıyız ve gayrısafî millî şikayetimizi minimuma indirmeliyiz.. Yazıma bittabi manidar bir karikatürle son verirken, ki bu Umut Sarıkaya'ya ait olup en sevdiklerimdendir, minnoş şahsıma ait bir özlü sözle bitirmek isterim.. Hayatta en büyük kumar yaşamaktır, çünkü nasıl bir sabaha uyanacağımızı asla bilemeyiz.. Buseler..

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Doğmamış Kardeşler


“Kardeşler zorunlu arkadaştır, arkadaşlar ise seçilmiş kardeşlerdir..” Ne doğru bir söz.. Bu cümleyi gerçek anlamda tecrübe eden şanslı insanlardanım.. Gerçek dost demek, doğmamış kardeş demektir bazen.. Hayatta çok acı olaylar yaşamış da olsa insan, eğer düşmek üzereyken elinden tutabilecek bir dostu varsa her şeyin üstesinden gelebilir.. Sadece sıkıntılı durumlarda değil, mutlu olduğunda da seninle mutlu olabilen, senden daha çok heyecan duyabilendir dost.. "Hastayım akşam dışarı çıkamayacağım" dediğinde "geçmiş olsun" diyen değil, sesinin tonundan anlayıp "onu geç de neyin var söyle" diyendir dost.. Bir tiyatro oyununu 10 kere izlesen de sırf sen istiyorsun diye seninle 11. kez gelendir, ancak deprem olsa sokağa çıkarım dediğinde senin bir telefonunla bozuk gelen sesini düzeltmek için en çirkin haliyle yanında bitiverendir.. Duyduğunda üzüleceğini düşündüğü bir şeyi senden gizleyip doğru zamanda alıştıra alıştıra söyleyendir.. Benim de en azından bir kaç tane beni karşılıksız seven, her halimle kabul eden, yormadan, konuşmadan anlayan, yargılamadan dinleyen dostum, "doğmamış kardeşim" var.. Bana yaranmak için değil de beni düşünerek konuşan, acı da olsa gerçekleri kafama vura vura söyleyen, "niye yaptın" demek yerine bir daha aynı hataları yapmamam için çabalayan dostlar.. Sırtımı yaslamak için değil, hayatımda iyi-kötü olanları paylaşmak için, karşıma çıkan engelleri aşamasam da yanımda dimdik duran, bazen beni benden çok düşünen, görmediğimi gösteren dostlar.. Bir elin parmağını geçmezler ama esas kardeş statüsünde sayabileceğim 3 tane “can”ım var benim.. Ortaokuldan beri beraber büyüdüğüm, türlü saçmalıklara beraber imza attığım.. Ne gariptir ki dördümüz de hem aynı hem de birbirimizden çok farklıyız aslında.. İçimizden ikisi yay, diğer ikimiz de yengeciz.. Mesela birimizin gözü çok karadır, bir şeyi kafaya koydu mu ona odaklanır ve hayata geçirir.. Birimiz çok anaçtır, hep korur kollar.. Birimiz ince düşünür, karşındakini kırmamak için gerekirse kendi kırılır.. Birimiz de olayları sürekli dalgaya vurur, iyi yanını görmeye çalışır.. Doğum günlerimiz birer gün arayla.. Sanki bu dünyada birbirimizi arayıp bulmuşuz gibi.. En mutlu günümüzde oturup beraber içkimizi yudumlarız, hayatta yaşadığımız en acı günde sadece bir telefonla sabahın köründe 15 dakika içinde birbirimizin yanında olup elinden tutarız.. Canımız sıkkınken sorgulamak yerine sadece susarak otururuz.. Yeri geldiğinde en acımasız eleştirileri yapar, yeri geldiğinde yavrusunu ceylan gibi gören kuzgunlar gibi överiz birbirimizi.. Tek bir kelimeyle derdimizi anlatır, bir bakışla konuşmadan da anlaşabiliriz.. Nazımız en çok birbirimize geçtiğinden bazen tersleniriz, ama bunun etkisi 10 dakikadan fazla sürmez.. Hastalıkta ve sağlıkta şansım pek yaver gitmese de bu kadar güçlü dostluklarım olduğu için kendimi şanslı sayabilirim.. 28 senelik hayatımda belki derin izler bırakmadım bu dünyada ama sırf böyle dostlarım olduğu için gurur duyarım kendimle.. Ortaokul kompozisyon ödevi kıvamındaki satırlarıma burda son verirken konuya ilişkin bir karikatür paylaşmadan gitmeyeceğim elbette.. Buseler..

8 Temmuz 2012 Pazar

Darısı Başımıza



30 yaşıma merdiven dayayıp çıkmama 2 basamak kalan şu günlerde evlilik nası bi şeydir, faydalı mıdır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Ben alsam da insanlar düşünmememe fırsat bırakmıyor.. Her düğünde yanıma gelen darısı başınacı teyzeler, aile eşrafı, eş dost sağolsun evlenmemek gibi bir alternatifim olmadığını hissettiriyor bana.. Babalar içinse kızlarının yuvadan uçması, başka bir erkeğin kanatları altına girmesi başka bir boyut olsa gerek.. Benim babam da, ben kendimi bildim bileli “ben bu dünyadan gitmeden evlenme”, “aman evlenip ne yapacaksın, hayatını paylaşabileceğin birini bulursan beraber yaşa” gibi bir felsefeye sahip.. İkinci söylediğini muhtemelen benden ümidi kesmiş olmanın rahatlığıyla söylediğini düşünüyorum.. Yine de her konuşmamızda “durumlar nedir, yok mu düzgün damat adayı?” şeklinde soru sormaktan kendini alamaz.. Yani bilinçaltı bir evlilik zorunluluğu herkeste mevcut.. Arkadaşlarımdan ilki evlendiğinde, o evet derken gözlerim dolmuş, bir anda evliliğin ciddiyetini anlamıştım.. Ondan önce düğünler hep “ne giysem” krizlerinin yaşandığı, “bu sıcakta ne saç kalır ne makyaj, tam altın kaç para olmuş, yarım altın mı taksam” gibi bencilce ve dünyasal düşüncelerin hakim olduğu sıradan birer “event” ti, benim için.. Şimdiyse arkadaşlarımın düğününe giderken onları nasıl bir hayatın beklediğini düşünüyorum, korkarak da olsa kendimi bir anda o beyaz gelinliğin içinde hayal ediyorum.. Evlilik tabiki de her genç kızın rüyası, bir nevi zetina dikiş makinası ama gel gör ki dışardan bakıldığında biraz tedirginlik yaratan bir dünya.. Aynı evin içinde sürekli dibinde bir insan, hem de senelerce aynı insan.. Bir çeşit tamagotchi, onu besliyorsun, kıyafetlerini düzenliyorsun, temizliğini yapıyorsun.. Olaya burdan bakınca pek de cazip gelmiyor haliyle.. Öte yandan, gerçekten iyi vakit geçirdiğin, sevdiğin ve diğer insanlara nazaran daha fazla güvendiğin biriyle evlenirsen eğlenceli bir yolculuğa benziyor.. Tabi bu yolculukta direksiyonda bir değil iki kişi oturuyor.. Sanırım olay da bu dengeyi sağlamak, “hep banacı” olmamak, çekinmeden ve karşılık beklemeden fedakarlık yapabilmek.. Rahmetli anneannem hayatımda biri olup olmadığını sormak için onların jenerasyonunun jargonu olan “anlaştığın biri var mı?” cümlesini kullanırdı.. Sanırım anahtar kelime bu, anlaşmak.. Anlaşmasan da anlaşmak, orta noktayı bulmak.. Asıl konumuza geri dönersek, evlilik aslında doğanın kanunu gibi sokuluyor kafalarımıza.. İnsanlar doğar, büyür, evlenir ve ölür.. Kimiyse doğar, büyür, evde kalır ve öyle ölür.. Toplumdaki bakış açısı bu.. Bence şu olsa daha iyi: İnsanlar doğar, büyür, sever ve ölür.. Yani her aşk, her sevgi evlilikle mi noktalanmalı ? İlla herkesin çocuğu mu olmalı ? Günümüzde birkaç ay bile süren evliliklerin olduğunu düşünürsek bence bunu bir kanun gibi görmemeliyiz.. Aşk evliliğiyle mantık evliliğinin ortasında bir yerde olanlardanım.. Sonuçta bir ömrü beraber paylaşmak için yola çıktığım insana bir gün azalacağını bildiğim bir aşkla bağlanmaktansa bir ömür birbirimizi idare edebilmeyi, her şeyden önce her anı dolu dolu geçirmeyi tercih ederim.. İşte her “darısı başına” gibi şartlanmışlık dolu bir cümleyi duyuşumda gözlerimi kısıp gülümserken aklımdan tüm bunları geçiriyorum.. Yine de birbirini gerçekten sevip sahip çıkacağına inandığım iki insan evlendiğinde kendimi mutlu olmaktan da alamıyorum.. Bu yazıyı yazma amacım evlilik hakkında ahkam kesmek değil tabiki, sonuçta “bekara karı boşamak kolay” demişler.. Nacizane amacım evliliğin hayatın akışında bir zorunluluk değil de doğruya en yakın insanı bulduğunda, ki doğrunun tam olarak olduğunu kimse bilmiyor galiba, gerçekleştirilebilecek bir durum olabileceğini göstermek.. Hoş sanırım potansiyel kısmetlerimi de bu yazıdan sonra kaybetmiş olacağım.. Yazıma konuya binaen bir karikatürle son verirken tüm evli arkadaşlarımın gözlerinden, benim gibi kafası karışmış müzmin bekarların da yanaklarından öpüyorum.. Buseler..