“Aslında ben küçükken çok
zayıfmışım..” Bu cümleyi kilo fazlası olup söylemeyenimiz
yoktur herhalde.. Ben de ilkokula başladığımda 19 kiloymuşum,
annemin balık yağlarını ben burnumu tıkarken zorla ağzıma tıkıştırdığı günler
dün gibi.. “Çocuğum bir kaşık daha al bak” derken şimdi
evdeki çikolata çöplerimden iz takibinde kendisi.. Yaklaşık 3
sene boyunca gördüğüm alerji tedavisinden sonra çocuk irisi bir kimse
olduğumdan bu yana en yakın dostum oldu “az az sık sık ye”
rejimleri.. Ortaokul ve lise yıllarım Uno sponsorluğunda kepekli
sandviçlerle, üniversite yıllarım da tavuklu sezar salatayla
geçti.. Tüm bunlara rağmen şu an 34 beden olduğumu sanmayın,
büyük bedenim hem de bayağı büyük bir beden.. Tabi bu
“büyüklük" yol, su ve elektrik olarak bize geri dönüyor.. Alışverişe çıkıp
minnoş boyutlardaki anneme ya da arkadaşlarıma hediye alırken
“Bunun small bedeni var mı?” soruma “Yalnız o size olmaz”
diyen süporsonik satış görevlileri listeye bir numaradan giriş
yapıyor.. Tamam kilolu insanlar kendisini olduğundan ufak görür ama
kendi bedeninin small olduğuna inanacak kadar da andaval olamazlar..
Lütfen insan zekasını küçümsemeyelim, tombiş insanların da
gözü ve izanı var.. Bir ortamda “Ayyy Berkecan'ın sevgilisine
bak ayı gibi” denildiğinde ortamın en heybetlisi olarak sizinle
göz göze gelen arkadaş “Aman canım kilosu önemli değil tabi de
kız uyuzmuş” gibi Asena'ya rakip bir kıvraklıkla kaz çevirir
ve yakmaz.. Arabada arkaya oturduğunuzda sığabildiğiniz halde
öndeki koltuğu ileri çeken ya da öne oturmadan koltuğu arkaya
iten kibar insanlar bunu yapmayın rica ediyorum, biz sıkışsak da
bu hareketiniz bize incelikten ziyade kabalık gibi geliyor.. Bırakın
biz sıkışalım, böyle gayet mesuduz.. Çok aç bile olsanız
dışarıda iştahla yemek yiyemezsiniz, siz yerseniz “Vay ayıya bak,
yemiş yemiş sıçmamış, hala yiyor” olur, zayıf bir insan evladı
bir kuzu yese “Helal olsun bu kadar yemeye kilo almıyor” olur..
Sanki ben yediğim her lokmanın bana et ve yağ olarak dönmesini
kendim bilhassa istiyorum.. Birinin fiziği hakkında yorum yapma hakkınız yoktur, zira siz haddinizi bilip dönüp önce kendi koca totonuza, kaçak kat gibi çıkılmış göbeğinize bakmalısınızdır.. Etrafınızda size sürekli diyet listeleri ve küçük tavsiyeler veren fahri diyetisyenler de cabası.. "Benim kaynımın kızı maydanoz suyu içmiş, bir arkadaşım at kuyruğu yemiş valla 10 kilo vermiş" nutukları çeken insanlar.. Sanki yemek terifi veriyor canını sevdiğim, özümüzde hepimiz insan gibi görünsek bile çoğumuzun bünyesi farklıdır.. Çok eğitimli olmaya gerek yok, lise tahsili yapmış olmamız bile bu temel farklılığı bilmemiz için kafi.. Fazla kilonun avantajları da var desem
inanır mısınız? Profesyonel kilolu bir kimse olarak inanmanız gerektiğini söyleyebilirim.. Krizi fırsata
çevirebilirsiniz.. 5 kişiyseniz arabaya bindiğinizde ön koltuk
daima size aittir.. Girdiğiniz her ortamda biraz da espirili
biriyseniz size oyuncak ayı muamelesi yapılır, sevgiye
boğulursunuz.. Düşmanınız pek yoktur, çünkü rakip olarak
görülmeyen, potansiyel olarak tehlikeli varsayılmayan
kişisinizdir.. En güzeli de bir insan sizi sevdiğinde fiziğiniz
yüzünden olmadığına sizi gerçekten sevdiğine yüzde yüz emin
olabilirsiniz.. Bir de üzerinize düşen vazifeler vardır.. Her
şişman kişisi komik olmak zorundadır.. Bu en asli görevinizdir..
Yüzünüz illa ki güzel olmak zorundadır.. “Ay güzel surat,
gözlerin ne güzel, maşallah”.. Bu cümleyi Jaws'ın avına
yaklaşırkenki müziği eşliğinde Allah'ın emri gibi takip eden diğer
cümle gelir: “Biraz zayıflasan ne iyi olur, erkekler kapında
kuyruk olur”.. Eh be ben halk ekmek kuyruğu muyum ? İnsanlar
kapımda kuyruk olmasın, tek tek gelsinler.. Acele etmesinler benden
hepsine yetecek kadar var.. Bir de şişman demek hakaret gibi geliyor insanlara.. Hani zenci demek ırkçılık kabul ediliyor da siyahi diyoruz ya, şişman insan evlatlarına da 'kilolu' yahut 'balık etli' denilince daha bir yumuşak olduğuna inanılıyor.. Unutmayalım ki hamsinin bir balık olduğu kadar balina da bir balık cinsidir.. Şişmansan şişmansındır, balık etliysen az şişmansındır, birbirimizi kandırmayalım lütfen.. Bu arada her kilo derdi olan insanın kahvaltıda bir bütün ekmek, öğlen bir tam kuzu akşam da dünyaları yediğini zannetmeyin, bir çoğu iştahlı olduğu için kilo alsa da sağlık sorunu olan, metabolik bir rahatsızlığı olan ya da ruhsal sıkıntıları yüzünden yiyip kilo veremeyen bir çok insan tanıyorum.. Eğer çevrenizde kilolu bir insan varsa
onu gerçekten sevdiğiniz için kilo vermesini istiyorsanız onu
gaza getirmek için kilolu olduğunu yüzüne vurmayın, ters tepki
yapar.. Bırakın, o kendini hazır hissettiğinde beynine gerekli
emri verip zayıflayacaktır.. Sanırım benim de vaktim geldi, seneye bu zamanlar zayıf insanların sorunları içerikli yazımla karşınızda olacağım.. Unutmadan, zayıf da olsanız şişman da olsanız kendiniz olun yeter, çünkü hiç bir
maske sizi ömrünüzün sonuna dek sevdirmeye yeterli olmuyor ve kimse için şekil değiştirmeyin ne yapacaksanız kendiniz için yapın çünkü hayatınızın sonuna kadar sizinle olacak tek kişi yine sizsiniz.. Yazıma en sevdiğim karikatürlerden biriyle veda ediyorum.. Buseler..
24 Eylül 2012 Pazartesi
5 Eylül 2012 Çarşamba
Dizi Dizi İnciyiz, Seyircilikte Birinciyiz
Akıllısı, delisi, zengini, fakiri,
okumuşu, cahili hepimizin şu hayatta belki de sahip olduğu en
ortak nokta dizi manyaklığı.. Çoğunluğumuz haftanın her gününe
hemen hemen bir dizi uydurup sanki akşama misafir gelecekmiş gibi
hazırlıklar yapıyoruz.. Kendimden örnek verirsem, biz orta
ölçekte bir kız grubu olarak her çarşamba toplanıp Kuzey Güney gecesi düzenliyoruz.. Bir süre sonra 'dizi bahane, leziz
yemekler, kahve falları şahane' formatına bürünse de, diziyi de
takip edip ekran teyzeleri gibi müdahale etmeden duramıyoruz..
Ekran teyzesi kim midir ? Hemen izah ediyorum.. Dizi izlerken “Aman
kızım o adamdan sana hayır gelmez, bırak git” ya da “Çocuğum
gitme oraya seni vuracaklar” nidalarıyla ekrana söz
geçirebileceğini düşünen annelerimizin de dahil olduğu büyük
bir grup.. Biz kızlarla dizi izlerken daha ziyade “Off gamzelere
bak !” “Ahmet senin Mehmet benim, yoo yoo önce Ahmet'i ben
keşfettim”, “Ayyy Banu'nun kalçalara bak kocaamaan” şeklinde
diziyle tamamen alakasız kritiklerde bulunuyoruz.. Bazı zamanlar da
dizinin ileriki dakikalarında olabilecekleri tahmin etmeye çalışıp
bildiğimiz zamanda iddaadan para kazanmışçasına sevinip
gururlanıyoruz.. Adeta milli maç havasında tezahüratlar eşliğinde
geçiriyoruz her çarşambamızı.. Peki nedir bizi bu kadar dizi
sevdalısı yapan hiç düşündünüz mü ? Siz zahmet etmeyin, ben
boş vakit sahibi olan bir kimse olarak sizin yerinize de düşündüm
elbette.. Sanırım hiç yaşamadığımız durumların içinde
kendimizi görmek hoşumuza gidiyor.. Diğer konularda pek empatik
olmasak ta dizilerde beraber bir hayli sempatik ve empatik
olabiliyoruz.. Aşk-ı Memnu'yu ele alalım.. İzlerken bir kısmımız
Bihterci oldu, Behlül ona her kazık atışında tüm erkek soyuna
sövdük.. Bihter aldatan kadın da olsa hepimiz ona acıdık,
kendimizi onun yerine koyduk.. Ednan Bey heybetli boynuzlarıyla
etrafta gezerken onu yolda görüp “Canım kafanı ey boynuzların
çarpacak” ya da “Bihter seni aldatıyor, gözünü aç be adam”
diye uyarmak isteyenlerimiz mutlaka olmuştur.. Bir de en abidik
dizilerde bile kendimizden bir parça bulabilme yetimiz de bizi
dizimanya furyasına sürüklüyor olmalı.. Çoğumuz Ziyagil
Yalısı'nda büyümedik tabiiki, ama bir şekilde aldatıldık,
kandırıldık.. Statümüz ne olursa olsun yaşadıklarımız farklı
şekillerde de olsa hissettiklerimiz aynı.. İşte bundandır ki
dizilerden vazgeçemiyoruz.. Kendi adıma benim takip ettiğim yerli
yabancı bir çok dizi var.. Sezon finallerinde hep hüzünleniyorum,
sanki birkaç ay boyunca boşluğa düşecekmişim hissine
kapılıyorum, tabi bu hissiyat 2 gün içinde kayboluyor.. Yeni
yayın dönemiyle de beraber sanki Ankara'dan abim gelmiş gibi tatlı
bir telaş duyuyorum.. Rahmetli anneannem de tam bir dizi
takipçisiydi.. Kendisi bütün dizileri aynı anda izleyemediğinden
bana bu yolda ulvi bir görev verip, kendi izlemediklerini takip
etmemi tembihler sonra sınav şeklinde sorular sorardı..
Aramızda kalsın ben dizileri izlemeyip üniversite hayatım boyunca
verilen romanların çoğunun özetini okuyan uyanık biri olarak
dizileri de fragmanlardan takip ederek nenemin sınavlarından pekiyi
alırdım.. Diziler sadece goygoy oluşumlar gibi gözükse de öyle
değil aslında.. Bize kattıklarını inkar edemeyiz.. Mesela, bizim
jenerasyondaki üç insandan ikisi blok flütle Süper Baba şarkısını
çalabilmeyi, iki kişinin bildiğinin aslında sır olmadığını
öğrendi.. Dizilerden bahsedip dizi klişelerinden bahsetmemek olmaz.. Misal, her dizide yalnızca bir hastane vardır, telefon çalar arayan kişi
birinin kaza yaptığını, hastanede olduklarını söyler ama bir Allah'ın kulu da çıkıp hastanenin adını sormaz, hemen geliyorum der ve
kopup gelir.. Öyle ya koca Türkiye bir köy ve sadece bir tane
hastane var.. Yahut zengin-fakir aşkı, bitmeyen bir klişe daha..
Dizilerdeki zengin kimse, orta hallice ya da nispeten daha az maddiyat
sahibi olanı überlüks bir restorana götürür, parasız kişi
menüden bir şey seçemez, ıstakozu yiyemez, bir nevi yurt dışında
yabancı dil bilmeyen Safiye Soyman toyluğuyla bocalar.. Buna
karşılık her zengin de bir gün mutlaka deniz kenarında seyyar
balıkçı ya da dürümcüden yemeği tadacaktır mottosuyla fakir
kişi tarafından bu tür salaş yerlere götürülerek sanki Mars'ta su bulmuşçasına
değişik lezzetler keşfeder, hayran kalır, halka iner vs.. Bunlar
bir kenara yeni bir yayın dönemiyle daha karşı karşıyayız
sayın seyirciler.. Benim heyecanla başlamasını beklediğim dizilerin başında
Behzat Ç. geliyor.. Özellikle biplenen küfürlerde ne denildiğini anlamayan
sevgili anneme şifre kırıcı niteliğinde alt yazı geçmeyi dört
gözle bekliyorum..
Satırlarıma bir karikatürle son vererek sizlere veda ediyorum..
Buseler..
4 Eylül 2012 Salı
Var Mı Eşin Lüküs Hayat
Hayatta bir uğraşa tutkuyla bağlanmış
insanları hep takdir etmişimdir.. Liseye kadar, ben de her sabi
gibi dönem dönem maymun iştahımla çeşitli aktivitelere
sarmıştım.. Bir dönem evde çılgınca kaykayla haşır neşir
oldum.. Annem sokakta başıma bir şey gelir diye bırakmadığından
kendi imkanlarımla yine evde rollerbladelerimle halıların canına
okudum bir süre.. Bir hafta sonu evden sinsice çıkıp okula kadar
(okulla evimizin arasında 3 sokak vardı) serserilik yapıp
rollerbladele gitmiştim ki annemin bahçedeki silüetiyle beni
arabaya koyup eve nakletmesi çok da uzun sürmedi..Basket oynamayı
denedim, kendi potama doğru koştuğumdan habersiz basket atıp
sevindiğim gün bu sevdam da sona erdi.. Lise 1de artık tekerleksiz
ve topsuz bir uğraş bulmam gerektiğini düşünürken tiyatro
koluna girmeye karar verdim.. Girmem de başka etkenler de oldu tabi
(bkz. Ergenlerde öğretmen hayranlığı).. Sahne fobisi olan biri
olarak kendimi bir anda seçmelerde piyanoda gayet suratsız
(sonradan aksi olduğunu anlasam da) bir hocanın yanında
buluverdim.. Basılan tuşa göre ses verirken o kadar heyecanlıydım
ki, o koltuğa oturur oturmaz biri ayağıma basmışçasına “aaaaa”
diye haykırdığımı hatırlıyorum.. O gün anladım ki ben asla
sahne önü insanı olamam, ama bu tip bir şeyin içinde olmak
hoşuma gidiyor o zaman sahne arkasına transfer oldum.. Ayak işleriyle
başladım ve sonunda kıyafet giydirip makyaj yapmaya kadar
yükseldim.. İnsanlık için küçük ama benim için tutkuyla
sarıldığım bir şeydi.. Sonunda gerçekten sevdiğim bir şeyi
yapıyordum.. Prova zamanları da oynamadığım halde fahri makyöz
ve kıyafetçi başı olarak derslerden yırtmak da cabasıydı.. Bir
şekilde hep adını duyduğum fakat hiç izleme fırsatı
bulamadığım bir oyun sergilenecekti, Lüküs Hayat.. Benim bu
muazzam müzikalle tanışmam bu şekilde gerçekleşti, tabi
orjinalini daha sonraki yıllarda ilk olarak Harbiye Açıkhava'da
izledim ve tekrardan aşık oldum.. Daha sonra Muhsin Ertuğrul
sahnesinde, Ümraniye'de ve birkaç kez daha Açıkhava'da izledim..
Üç saatin nasıl geçtiğini anlamadan izliyor insan.. Benim şahsi
anılarımdan ötürü tüylerim hep havada izlesem de, oyunun
sonunda dakikalarca ayakta alkışlanan Zihni Göktay'ın gözlerini
dolu dolu görmek, başta Suna Pekuysal olmak üzere oyuna senelerini
vermiş ve şu an aramızda olmayan oyuncuların sahneye yansıtılan
fotoğraflarını eşsiz Lüküs Hayat melodisiyle görmek insanı
gerçekten etkiliyor.. Oyuncuların hep beraber seyircilerin arasında
n geçerek hep bir ağızdan o muhteşem sözleri seslendirerek
selamlamaları da cabası. Dediğim gibi her izleyişimde sanki
yıllar sonra çok sevdiğim eski bir dostuma kavuşmanın verdiği
huzuru ve mutluluğu hissederim.. Evet sanırım hissettiklerimi tam
olarak bu kelimelerle anlatabilirim.. Huzur ve mutluluk.. Zihni
Göktay'ın yaşına sığmayan enerjisi, tek seferde dillere dolanan
şarkıları, muhteşem melodileriyle hayatımın oyunudur benim Lüküs
Hayat.. Bana aynı zamanda tiyatro izleme alışkanlığını ve
tiyatroculara saygı duymayı da öğretti.. Yapılan işin ne kadar
zahmetli olduğunu gördüm.. Tabiki de okulda gerçekleşen
organizasyonda profesyoneller yer almıyordu ama verilen emeğin de
hakkı yenilemez.. Kendi adıma hayatında belki de ilk kez sahneye
çıkan bu kadar başarılı amatörler görmediğimi
söyleyebilirim.. Şimdi tekrardan kavuşuyorum eski dostuma.. 17
Eylül akşamı Harbiye'de.. Bence hala izlemediyseniz, daha fazla
beklemeyin ve gidin, görün derim.. Lüküs Hayat'a uygun karikatür
bulamadım haliyle, o yüzden satırlarıma müzikalden bir kareyle
son veriyorum..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


