5 Kasım 2013 Salı

Bir Arkadaştan İlk Buluşma Notları

Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş, terzi kendi söküğünü dikemezmiş.. Bu sebeple ben de sizin kelinize merhem, söküğünüze terzi olmaya geldim.. Görücü usulü evliliklere burun kıvıran gençler olarak eminim çoğumuz en azından bir kere "arkadaşımın arkadaşı" sıfatıyla birileriyle tanışmışızdır.. Peki ilk buluşmada neler yapmalıyız, ya da neler yapmamalıyız bir görelim.. Az sonra bahsi geçen kişilerin gerçek
olaylarla ilgisi vardır, ama benimle yoktur.. Tüm bunları elbette "bir arkadaşım" anlattı.. 

Madde 1: Karşınızdakinin de  tıpkı sizin gibi kanlı canlı bir insan evladı olduğunu unutmayın.. Kraliyet ailesine gelin olmaya gitmiyorsunuz, fazla heyecana gerek yok..

Madde 2: Buluşmadan evvel en azından bir arkadaşınızı alarm gibi kurmayı ihmal etmeyin.. Ona bir saat verip, o saatte sizi aramasını söyleyin.. Eğer ki baygınlık geçirirseniz, o sizi aradığında telefonda sekreteriyle basılmış Şener Şen gibi "aaaa" nidaları içinde ve "yaz kızım 2 kilo çimento" ciddiyetiyle kıvrak bir bahaneyle ortamdan kendinizi ihraç edebilirsiniz..

Madde 3: İlk buluşmada çok yemek yememeliyim tabusunu yıkın.. Canınızın istediğini yiyip için.. İş görüşmelerinde sigara içmenin saklanıp, işe alındıktan sonra ayyuka çıkması gibi  ilişkinin ilerleyen zamanlarında sizin de aslında hava ve suyla beslenen bir yaratık değil de, tabağı ekmekle sıyıran, koca bir tabak yemeği hüpleten bir insan olduğunuz elbette ortaya çıkacaktır..

Madde 4: Kendiniz olun.. İnanmadığınız biçimde davranmaya kalkmayın, maskeler suratımıza yapışık kalmaz, elbet bir gün pat diye düşer.. Olmak istediğimiz değil, olduğumuz insana kıymet verilmelidir..Laf olsun diye ortak nokta bulmaya çalışıp "aaa ben de onu çok severim, aaa ben de oraya hep giderim" gibi hayal mahsulü beğeniler sunmayın..Ünlü düşünür Tarkan'ın da dediği gibi "Başkası olma kendin ol !"..

Madde 5:Rahat olun.. Buluştuğunuz kişinin tesadüfen masanıza oturmuş bir tanıdık olduğunu farz edin.. Onunla nasıl konuşursanız, kurbanınızla da aynı rahatlıkta konuşun..

Madde 6:  Rahat olun dediysek askerlik arkadaşınızla da buluşmuş gibi davranmayın.. Bir arkadaşım (!) üniversite yıllarında buluştuğu çocukla tavla oynama girişiminde bulunmuş, iki mars bir oyunla çocuğu 5-0 yenerek dilini damağını kurutup yollamıştı.. Takdir edersiniz ki sonu pek hoş olmamıştı..

Madde 7: Buluşma mekanı için sürekli gittiğiniz yerleri seçmeniz sizi deplasmanda değil de evinizde gibi hissettirip rahat olmanızı sağlarken tanıdık garsonların bıyık altı gülüşlerine de mahkum edebilir..

Madde 8: Sevgilisine trip atan kız gibi "peki", "hımm" "doğrudur" gibi kısa cevaplar vermekten kaçının.. Bu kalıpları ilişkinin ilerleyen zamanlarına saklayın, kullanmak için bol bol vaktiniz olacak.. Avı ürkütmeyin..

Madde 9:  Buluşma iş çıkışında gerçekleşecekse, ya gün içinde yediklerinize dikkat edin ya da yanınızda mutlaka diş fırçanız olsun.. Bir arkadaşım döner yerine yanlışlıkla etli etmek siparişi verip soğanlı bu mamulü yedikten sonra bir kutu da Vivident tüketmek zorunda kalmıştı..

Madde 10: Eve geldiğinizde arabadan inerken arkadaşa taksici gibi davranmayın.. "Müsait bir yerde ineyim ben, görüşmek üzere" diyip kaçarsanız, ilk ve son buluşmanız aynı tarihte gerçekleşmiş olur..




Buseler..










2 Eylül 2013 Pazartesi

Bakış Açınız Kaç Derece?

Biraz sempati, biraz antipati ama bolca empati.. Evde, işte, trafikte sakinliğimizi korumanın yolu bir kaç saniyeliğine de olsa kendimizi karşıdaki insanın yerine koymaktan geçiyor.. Biz empati işinde oldukça ustayız aslında.. Mesela milyon dolarlar kazanan bir futbolcunun yerine kendimizi kolayca koyabiliyoruz.. O kadar parayla kaç araba alınır, nasıl harcanır ya da harcanmaz sadece iki dakika içinde en kral mali müşavire taş çıkarır biçimde hesap yapabiliyoruz.. Güzel bir kadın ya da erkek gördük mü "O boy, o bos bende olacak bak neler yapardım" diyoruz.. Yanlış yaptığını düşündüğümüz birine "Bence böyle yapmamalıydı, çok büyük hata" diye yargılayarak ahkam kesiyoruz..  O yanlışı neden, nasıl yaptığını sorgulama gereği duymadan.. Her şeyin en iyisini biz biliyoruz.. Bizim doğrularımız en doğru.. Bizim düşüncelerimiz en şahane.. Bizimkiler mazerettir, diğerlerininki bahane.. Ne olursa olsun karşımızdakini, insan ya da hayvan, anlamaya çalışmalıyız.. Taksiye bindiğimizde, adeta yıllardır konuşmamış ve yeniden konuşmak için bizi beklemiş izlenimi veren şoförün yalnızlığını anlamaya çalışmalıyız.. Yolda bize çarpıp "pardon" demesine rağmen, dik dik baktığımız kimseyi mazur görmeliyiz.. Siparişimiz yanlış getirdi diye, son yemek yeme şansımızı kaçırmış gibi bir tavır takınmaktan kaçınıp garsona çemkirmek yerine, insanca doğrusunu izah edip aslında ne kadar yoğun bir ortamda çalıştığını anlamalıyız.. Başka ülkelerde sadece din kardeşimiz olduğu için ölenlere üzülmenin yanı sıra, dibimizde de olan bitenden haberdar olmalı, hassasiyetimizi kendi etrafımız için de tarafsız biçimde göstermeliyiz.. Mesleğim icabı sayısız insan tanıdım.. Hepsi birbirinden farklı.. Değişik yaşlarda, statülerde ve bilinçlerde..İyi bir iletişim kurmanın yolunun ölçülü bir empatide gizli olduğunu anladım.. Akşam işten çıkıp yorgun argın gelen bir öğrenciye daha sabırla davranmak ya da liseye giden, isyankarlığın doruklarında olan bir gence yaklaşırken içinde bulunduğu koşulları göz alarak hafif ergen mantığını kullanmayı öğrendim.. İlkokula giden sevimli canavarlarla aşırı empati pek iyi olmuyor yalnız, zira ders çıkışı zeka yaşımı bugüne döndürmek biraz zor oluyor.. Bunu yaparken çok fazla abartıya kaçmamak gerek tabi.. Unutmayın empatik olmakla, saf olmak arasında İdo'nun kaşlarından daha ince bir çizgi var.. Bir yengeç insanı olarak, şahsım da zaman zaman empatiyi abartabiliyor.. "Ayy ama yapmak zorunda olmasa yapmazdı, olsun o mutlu olsun da gerisi mühim değil" diye diye Rober Hatemo'nun "Saf sevgilim dereleri geçtin susuz mu döndün? Dost dediğin arkandan vurmuş kalbura döndün!" satırlarını t-shirte yazdırıp giyebilir hale gelmişliğim de yok değil.. Kendimizi karşımızdakinin yerine fazlaca koyarsak bu defa incinen biz oluruz.. Yani düşünceli olmak, anlayışlı olmak ensemize tokadı yiyip ağzımızdaki lokmayı vermek de değildir.. Hayatta her daim algımız kadar, gözümüz de açık olmalı..  Bu yaşıma kadar kendimi yerine koyup anlayamadığım tek zümre bencil ve çıkarcı insanlar oldu.. Bir insan nasıl olur da dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneder.. Kurduğu çıkar ilişkilerinin nasıl açığa çıkmayacağına, türlü şark kurnazlıklarının anlaşılmayacağına inanır, onu da siz söyleyin.. Bu kadar edebiyat parçaladıktan sonra benim yüzde yüz empati kurabilen bir sabır taşı olduğumu sanmayın, benim de canım var, ben de insanım bittabi.. Gözünüz açık, bakış açınız geniş olsun.... Buseler..

3 Haziran 2013 Pazartesi

Selam Dünyalı Ben Çapulcu

Yirmi küsur senedir dünyaya bakan bu gözler, bu kulaklar son üç gündür neler gördü neler duydu.. Kendimi 'inception' filmindeki gibi hissettim.. Bütün yaşananlar, söylenenler rüya içinde rüya olmalı dedim.. İnsanların duyarsızlığı, bizi korumakla mükellef olan polisin akla hayale sığmayan davranışları, yıllar önce gözünü karartıp doğrudan şaşmayan açıklamalarıyla tanınan, şimdi ise başbakana soru sorarken ürkek bir ceylan gibi, yeni gelinlere taş çıkartan bir edayla süzülen bir gazeteci, başbakan sıfatıyla ülkesindekileri görmezden gelebilen, "Mustafa Kemal Atatürk" ismini zikretmekten çekinen, insanın tüylerini ürperten açıklamalarda bulunan bir adam ve bir anda inme inmişçesine donup kalan medya.. Bu bir kabus olmalı.. "Bir kadeh içen bile alkoliktir, bize oy veriyorsa değildir.." "Biz 3. havaalanını yapıyoruz.." Sanki üç gündür ülkede onca insan polis zulmünden zarar görmedi, Ankara'da Ethem isimli bir genç yine polis tarafından başından vurularak komaya sokulmadı.. Milyonlarca insan sokaklara dökülmedi.. İnsanlar gece gece tencere tava çalmadı.. Hep merak ederdim, paralel boyut dedikleri nasıl bir şey diye.. Sanırım başbakanın yaşadığı yer tam da orası.. İnsanlar zulüm görürken, sevimli penguenleri gösteren medya, utanmasa halkı suçlu çıkaracak haber bültenleri.. Paralel boyutta havalar nasıl, ayda hayat var mı? Bunun yanı sıra tepkisini veren insan, çapulcu oldu.. Ben çapulcuların öğretmen kesimini temsil ediyorum ki.. O kadar çapulcuyum ki, yıllardır sayısızca insana İngilizce öğretmeye çalışıyorum.. Onlar da benim gibi çapulcu olsunlar diye.. İngilizce dışında birikimler doğrultusunda hayatı da öğretmeye çalışıyorum.. İstediğiniz işi yapın, istediğiniz bölümü okuyun diyorum, benim gibi işini severek yapan çapulcular olsunlar diye.. Halbuki bir de başbakanımızın oğluna bakalım.. Askerlik var mı?? Yok.. Arabasıyla, kaldırımda yürüyen yılların sanatçısını ezen kim?? Onun oğlu.. Ülkemizi son derece şık kostümlerle temsil eden benim annem mi? Hayır, onun eşi.. İşte sırf bu sebeplerden dolayı ben hayatım boyunca çapulcu kalacağım.. Elinden geldiğince olaylara sessiz kalmayan bir çapulcu.. Gördükleri, duydukları karşısında hayrete düşmekten bıkmayan bir çapulcu.. Biz de çapulculuk va alkoliklik aileden geliyor zaten.. "Anne ben Taksim'e gideceğim" dediğimde "Ben de gelebilseydim" diyen bir annem,  telefon açıp "Canım kızım, uzaktayım ama kalbim sizlerle benim için de yürü" diyen bir babam var.. Babamla oturur karşılık rakımızı içer dertleşiriz, sigaramı o yakar.. Rahmetli dedem de annemin gençliğinde sigara paketini önüne koymuş, "İçiyorsan yanımda iç ben bileyim" demiş.. Çapulculuk ve alkolizm kanımda var.. oruz maalesef.. Tepkimizi gösterenler kadar duyarsız insanlarla da karşılaşıyoruz maalesef.. Cuma gecesi, bir ya da iki kişinin başlattığı çabalarla Bağdat Caddesi'nde tepkimizi vermek için toplanırken yoldan geçenlere "Katılmak ister misiniz?" diye sorulurken bir gençten şöyle bir cevap geldi: "Ben milli sporcuyum.. Bir gören olur.." Sanki gel beraber iki hap atalım, üç beş kişiye saldıralım dedik.. Böyle mangal yürekli genç sporculara ülke olarak ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum.. Bu ülkenin çapulculara ihtiyacı var.. Biber gazı yeme riskini göze alarak meydanlara koşacak, kendinden başkasını da düşünebilecek 'yiğit çapulculara'.. Bu yaşananların bir kabus olmasını umuyorum ama biliyorum ki değil.. Belki de bizi uzun bir uykudan uyandıran bir rüyadır.. Kim bilir..

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Kayıp Aranıyor




Sadece sözlükte ya da bulmacalarda soldan sağa beş harfle karşımıza çıkan 'güven' nerelerdesin? Epeydir yoksun, özledik seni.. İnsan hayatı boyunca birilerine güvenmek, tutunmak istiyor.. Düşünmeden, şartlanmadan sadece güvenmek.. Genelde bunu yanlış kişilerde arıyor, bulamayınca da tabi ki hayatı suçluyoruz.. Peki hırsızın hiç mi suçu yok ?? Acaba durup kendimize baktığımızda “Ben bugüne kadar kimsenin güveninin sarsmadım” diyebilir miyiz? Ben kendi adıma diyemem.. Neyi, ne zaman, nasıl ve niçin yaptığıma çoğu zaman cevap bulamadığım zamanlar oluyor.. Başkalarının güvenini boşa çıkarmamak için belki elimden gelenin fazlasına yaparım ama kendim için bunu başaramadığım zamanlar çok.. Ondan sonra da yeni tanıdığım birine sıfırdan güvenmek korkutucu geliyor.. İnsan daha kendinden emin olamazken, bir başka canlıya nasıl koşulsuz güvenebilir?? Hayatta en büyük risk nedir sorusuna boş kağıt verip risk budur yazma klişesinden öte bence birine güvenmektir risk.. Korkarak da olsa ben bu riski almayı seviyorum ve kumarda da olduğu gibi burda da şansım yaver gitmiyor.. Pes ediyor muyum? Hayır.. Onun yerine her seferinde kime güvenmem gerektiğini daha iyi öğreniyorum.. Kendimden sonra ekseri olarak erkek cinsine güvenmem..Zaten  erkeklere olan güvenim küçükken Temel Reis'le yitip gitti.. "Nasıl yani" dediğinizi duyar gibiyim.. Hemen izah edeyim.. Temel Reis bir bölümde danaya yumruk atıyordu ve danacan salam, sucuk şeklinde ipe diziliyordu.. Bu sebeple ben de belli bir yaşa kadar (yaşı burda yazıp kendimi rencide edemem) salam, sucuk, sosis, peynir gibi bilumum şarküteri ürünlerinin hayvanların içinde hazır halde olduğuna ve kesilince içlerinden kalıp halinde çıktıklarına inandım.. Gerçeğin böyle olmadığını öğrendiğim gün erkeklere olan güvenim çayda eriyen şeker gibi yok olup gitti. Onun dışında başkasını aldatan ama başta kendi aldatan birine asla güvenmem.. Unutmayalım ki kişiler değişir ama olaylar aynıdır.. Bugün başkasının mutsuzluğuyla beni mutlu edenin, yarın mutsuz edeceği ilk kişi elbette ben olurum.. Hayatta çok şey yaşamamış birine güvenmem.. Yaşadıkları karşısında ufo gören masum köylü misali anında değişiklik gösterebilir.. Canından bezmiş birine asla güvenmem.. Hayatına heyecan katmak için düşünmeden her türlü hareketi yapmaya müsait bir zemine sahiptir.. Kaybetme korkusu olmayana güvenmem.. Elindekinin bile değerini bilmeyi öğrenememişken karşısındakini hiç çekinmeden harcayabilir.. Bunu yaparken de bir saniye bile düşünmez.. Beni de planladığı oyunlarına alet etmek isteyene güvenmem.. Bir sonraki oyunun kahramanı ben de olabilirim.. Çok konuşan insana güvenmem.. Boş vaatlerde bulunduğunu, icraata gelince sıfır olduğunu anlar, "Atma Ziya" derim..  Kime mi güvenirim? Aileme, ailem gibi senelerdir yanımda olan dostlarıma.. Bilirim ki onlar her şartta, karşılık beklemeden, gece gündüz demeden yanımdadırlar.. Birileri sizi mutsuz ediyorsa, güveninizi sarsıyorsa üzülmeyin.. Kısa vadede hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz, yaptığınız hata için kendinizi suçlayabilirsiniz, bırakın o da sizin saflığınız olsun ama o hayatı boyunca güvenilmez biri olmanın dayanılmaz ağırlığıyla yaşayacaktır ve güngelirdevrandöner.com dan kaçışı olmayacaktır.. Eğer yaşamınızda güvenebileceğiniz en azından bir kaç kişi bile olsa onlarla hayatınıza devam edin.. Elbet hayat size, bu tezi çürütecek güveninizi hak eden birilerini yollayacaktır.. Şimdi izninizle gidip kendimi odama kapatıp bilumum, atarlı, giderli, ergen isyanlı şarkı dinleyeceğim, çünkü "Ben ona güvenmem, buna güvenmem"  diye koca koca laflar etsem de kendimizi kandırmayalım, iki güne kalmaz gider en olmadık insana güvenirim yine.. Buseler..

9 Nisan 2013 Salı

Sizin Kaç Yüzünüz Var ?

İkiyüzlü.. Ne sevimsiz bir kelime.. Bizden çok uzak ama.. Kendimiz her zaman en dürüstüz, en samimiyiz ne de olsa.. İkiyüzlülüğün yanından bile geçmeyiz.. Eğri oturup doğru konuşmaya ne dersiniz? Aslında hepimiz ikiyüzlüyüz.. Hatta iki değil belki ikiden fazla yüzümüz var.. Toplumda, gayriihtiyari, taktığımız bir çok maskemiz var.. İğneyi kendime, çuvaldızı size batırayım o halde.. İşte bana bakarsanız tam bir leydiyim.. Küfür etmem, asla sinirlenmem.. Hatta bazen biri argo ya da küfür içeren bir konuşma yapmaya teşebbüs ettiğinde "Ceren hoca var, şimdi ayıp olur söyleyemem" der.. Oysa bildiğim hatta ara sıra kullandığım özlü küfürleri yazsam burdan karşıya 3. köprü olur.. İş yerinde dünyanın en sakin insanıyım.. En sabırlısı.. Hiç kimse ya da hiç bir davranış beni sinirlendiremez.. 10 saat de ders yapsam, sabrım asla tükenmez.. Gülen yüzüm hiç solmaz.. Eminim bu satırları okuyan cefakar annem derinden bir "offf" çekmiştir.. Evde adeta bir canavara dönüşüyorum.. En basitinden işten gelip evde istediğim bir şeyin eksik olduğunu gördüğüm zaman, ekmeği kalın dilimlediği için karısını döven, yemeği beğenmediği için tabak fırlatan sığır erkekler gibi oluyorum.. O sabırlı, melek insan gidiyor, yerine sağduyusuz, tezcanlı bir kişilik geliyor.. Çeneme vurmak suretiyle annemin başının etini yiyorum.. Etrafıma genelde neşe saçarım, dışarıdan bakıldığında hiç derdim tasam yoktur, hayat çok kısadır, çiçekler, böcekler, kelebekler, laylaylay.. Biri derdini anlattığında bazen sinir olunacak derecede pozitif oluyorum.. O yüzden bazen tavsiyeye ihtiyacım olduğunda kendime dışardan bakıyorum, başkasıymış gibi.. O zaman daha acımasız, daha olumlu olabiliyorum.. Yahut biri hastaysa "bak çaresi varmış, geçecek" diyorum.. Peki kendim dertliyken neler oluyor? İşte o an dünya duruyor, dönerse de yer yerinden oynuyor.. Grip bile olsam hemen ailemdeki hastalık geçmişinin bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi amansız hastalık sahibi yapıyorum.. Bunlar sadece maskelerimizden bir kaçı.. Sevmediğimiz insanlarla vakit geçirmek mecburiyetinde kaldığımızda hangimiz adeta birer dünya tatlısına dönüşmüyoruz? Şimdi söyleyin kaç yüzümüz var bizim? Bunlar belki masum ikiyüzlülükler, zararı varsa sadece bize.. Bazen de otokontrolümüzün bir parçası, birer kabuk, topluluk içindeki şartlanmışlıklarımız.. Dünyanın belki de kendisi çok riyakar.. Biz de buna ayak uydurmak durumunda olduğumuzda en cici maskelerimizi takıyoruz.. Jackson Brown demiş ki: "Karakterimiz, kimsenin bakmadığını düşündüğümüzde yaptığımızdır." Başka sözüm yok, hakim bey.. Buseler..

21 Mart 2013 Perşembe

Geç Olmadan

Bazen, elimizde olmadan sevdiklerimizi kırabiliyoruz.. Annemizin öğütlerine "en iyisini sen bilirsin tabi" diyerek kulak asmıyoruz.. Anneannemizin yaşlandığını unutup aynı şeyleri yüzüncü kez anlatması karşısında bitse de gitsek tavrı takınıyoruz.. Sanki onlar ölümsüzmüş gibi davranıyoruz.. Sanki hayatımızın sonuna kadar ne yaparsak yapalım, nerede olursak olalım, orada hep bizimle olacaklarını düşünüyoruz.. Bir sabah uyanıyoruz ve artık hayata onlarsız devam edeceğimiz gerçeği tokat gibi yüzümüze vuruyor.. O ana kadar hiç bizi bırakmayacağını düşündüğümüz insan gidince ne yapacağımızı bilmiyoruz, afallıyoruz.. Çünkü hayat bu defa çalışmadığımız yerden sormuş.. Kalakalıyoruz.. Ölümün provası olmuyor.. Gafil avlanıyoruz..  Güneş doğuyor, dünya dönüyor ama bizim için zaman duruyor.. Kalbimizdeki acı hiç geçmeyecek sanıyoruz.. Dünyanın dönmesini hazmedemiyoruz, haksızlık gibi geliyor.. Ardından 'keşke' ler başlıyor.. Keşke son bir kez sarılabilseydim.. Keşke pofuduk yanaklarından bir kez daha öpebilseydim.. Keşke onu ne kadar çok sevdiğimi tekrar söyleyebilseydim.. Keşke hatalar yapmasına engel olabilseydim.. Bir kaç ay sonra dünya yeniden dönmeye başlıyor, bizim için de.. Sadece bir eksikle..Öyle bir eksik ki, yerini hiç kimse dolduramıyor.. Öyle bir acı ki, biri canımızı söküp alsa ancak bu kadar acır gibi geliyor.. Sonra ölümün kaçınılmaz olduğu, ne yaparsak yapalım bize verilen zamanın sevdiklerimizle paylaşmak için asla yetmeyeceğini anlıyoruz.. Her ölüm erken, her ölüm zamansız.. Bazıları çok daha zamansız.. Sevdiklerimize tutunuyoruz.. Onlardan güç alıyoruz.. Acı asla unutulmuyor.. Oscarlık rol kesiyoruz.. Üzüntümüzü unutmuş gibi yapıyoruz.. Yüzümüzü güldüren hatıralar bazen de canımızı çok yakıyor.. Gülümseyerek hatırlarken bir anda ağlıyoruz.. Sonra yeniden gülüyoruz.. Hayat gibi dengesiz, hayat gibi karışık oluyoruz.. Evde gördüğümüz bir eşya, sokakta karşılaştığımız biri, okuduğumuz hikayedeki karakter, bizi hep alıp ona götürüyor.. Seneler geçiyor.. Acısı taze kalıyor, hasreti ise yüzyıl geçmiş gibi.. Üç sene.. Onsuz geçen zaman dilimi hem çok kısa, hem de çok uzun gibi.. Bizden alıp götürdüklerini unutmak istiyoruz, ondan kalanlarla mutlu olmaya çalışarak.. Çok geç olmadan, sevdiklerinize sizin için ne kadar önemli olduklarını söyleyin, daha da ötesinde sevginizi hissettirin.. Bir gün uyandığınızda tüm bunları yapmak için çok geç olduğunu fark edebilirsiniz.. Sevdiğiniz, canınız, kıymetliniz sizi ansızın bırakıp gidebilir.. Geç olmadan sarılın ona.. Buseler..

26 Şubat 2013 Salı

Yeni Başlayanlar İçin Depresyon

Efendim, depresyona girmek öyle sandığınız gibi "aman sıkıldım, off bunaldım" demekle olmaz.. Her şeyin bir adabı olduğu gibi bunun da var.. Gerekli koşulları sağlamak, boynunuzun borcu..

Depresyon hırkası: Size buhranlı günlerinizde eşlik edecek can yoldaşınız.. Gri olması tercih sebebidir.. Dirsek yerlerinden iz yapmış olması ve uzun olması da aranan koşullardandır.. Yaprak Dökümü'ndeki Leyla için pembe mont neyse, biz depresifler için de depresyon hırkası odur.. Candır, canandır..

Üzerine çamaşır suyu dökülmüş eşofman: Depresyon hırkasının ekürisidir.. Bununla bakkala çakkala giderseniz mutlaka yakışıklı yahut güzel bir insan görmeniz işten bile değildir.. Sağ olsun Murphy bizi bu konularda hiç yalnız bırakmıyor..

Kuaför: Mümkünse daha önceden gitmediğiniz bir kuaförü seçmelisiniz.. Saçınıza kat istediğinizde saçınızı kuş yuvası gibi keser, böylelikle "Dertli gönüllere giren, işte benim Zeki Müren" şarkısını daha içten söyleyebilirsiniz..

Sınırsız abur cubur: Her depresif kişi başta çikolata olmak üzere cips, çekirdek gibi bilumum yağlı ve kalorili yiyecek maddelerini tüketmekle yükümlüdür.. Nutella kavanozunda kaşık olsam dedikçe daha da fazla yiyerek iyice kilo alıp depresyonun Nasuh Mahruki'si olarak zirveye varabilirsiniz..

Alkol: "Etil metil hiç fark etmez" diyerek sakın Eyüp Sabri Tuncer kolonyasına göz dikmeyin.. Unutmayın depresifsiniz, o yüzden oturup evinizde adabınızla için.. Depresyon içkilerinin başında rakı gelir, şarap onu az farkla takip etmektedir.. Depresyon kişisi bira içmemelidir, zira burda maç izlemiyoruz, depresyona giriyoruz.. Biraz ciddiyet lütfen..

Acıklı şarkılar: Sezen Aksu tavsiye edilir.. Aynı şarkıyı defalarca dinleyerek oturduğunuz yerde, sabit şekilde bakıp, bir sağa bir sola sallanmayı ihmal etmeyin.. Benim depresyon şarkılarım genelde Müzeyyen Abla ve 90lardan oluşmaktadır.. İsteyene bu konuda sağlam bir arşivle yardımcı olabilirim..

Göze toz kaçıran filmler: Genelde, eski Türk filmleri ya da Hollywood'un bağrından kopup gelmiş, güzel abilerle ablaların kavuşamama temalı hikayelerini izleyebilirsiniz.. En azından bir tane kült filminiz olmalı.. Benimkisi  "The Notebook"..

Kedi: Siz yorganınızın altında filminizi izleyip ağlarken göz yaşlarınızı yalayacak minimum bir adet kedi şarttır.. Bende iki tane var, biri de kucağımda yatıyor.. O zaman daha bir hüzünlenip onlara sarılabilirsiniz.. "Asıl nankör insanlar" edebiyatı yaparak depresyon basamaklarını daha da hızlı çıkabilirsiniz..

Eski fotoğraflar: Çocukluğunuzdan başlayıp bugüne kadar olan tüm fotoğraflar da olabilir aslında.. Amaç "ben neymişim, ne olmuşum, ne kadar mutluymuşum, şimdi neden böyleyim" diye böğürmek..

Beyaz tavan: Her geceniz uykusuz geçeceğinden bakmanız faydalı olabilir..

Gördüğünüz gibi hiç de kolay bir iş değil depresyona girmek.. Ciddi bir mesai gerektiriyor.. İyisi mi siz de benim gibi etrafınızdaki şahane arkadaşlarınız ve sizi koşulsuz seven ailenize sığının, onlar sizin depresyona girdiğinizi hissettikleri anda etrafınızda bitiverirler.. Bu hayat böyle alengirli işler için çok kısa, depresyondan önce son çıkışı kaçırmayın.. "Yok ben illa depresyona gireceğim, bana ne bana ne" derseniz yukarıdakileri adım adım uygulayın da hakkını verin bari.. Buseler..






14 Şubat 2013 Perşembe

Azizim Valentine

Sevgilisi olanların heyecanla, sevgilisi olmayanların da Maya takviminin son günü gibi korkuyla beklediği bir sevgililer gününde daha beraberiz.. Çiftlerden hanım tarafı “Ne giysem, ne alsam, bana ne alacak?” telaşındayken erkekler de “Ne alsam, nereye götürsem?” telaşında.. Bu durumda sıkıntıda gibi görünse de aslında en kafası rahat grup benim gibi “yalnız”lar.. Sokağa çıkınca algıda seçicilik gereği koca koca kırmızı kalpler, ayıcıklar gözümüze Chucky'nin gelini gibi görünse de başımız dik, cebimiz çikolata dolu, muhtemelen kendimiz gibi sap, pardon yalnız arkadaşlarımızla keyifli bir akşam geçirebiliriz.. İçkimizi yudumlarken dünyanın en büyük ve kalıcı sultanlığı olan bekarlığın nimetlerinden dem vurabiliriz.. Kâh gülüp kâh erkeklere sövebiliriz.. Kapanışı da birbirimizin omuzunda “Ben neden yalnızım böhüüü” şeklinde yapmamız kuvvetle muhtemel.. Sıcağı sıcağına Facebook, Twitter vb. sosyal ağlarda eski sevgililerin paylaştığı sevgi pıtırcığı fotoğrafları görüp ayaklara taş bağlayıp Sarayburnu'ndan atlama yahut onları denize itme isteği de cabası.. Sevgilimiz olduğu zaman da “Offf ne giysem, acaba ne alsam, nereye gideriz, akşam ne yaparız?” gibi buhran dolu dakikalar geçiririz.. Demem o ki dostlar, bu sevgililer günü denilen olay ne size, ne bana yarar.. Yarasa yarasa yalnızlar rıhtımının can simidi çikolatacılara, sevgililerin vazgeçilmezi pırlantacılara, çiçekçilere ve bilumum esnafa yarar.. Ah Valentine, ah Azizim senin acıklı hikayenden yola çıkarak bugün ne şekilde anıldığını, kulaklarının çınlatıldığını, yeri geldiğinde validene, bacına sövüldüğünü duymadan iyi ki göçüp gittin bu dünyadan.. Arkanda sadece gözü yaşlı bir sevgili değil, her sene sevgilisi olan olmayan milyonlarca stresli insan bıraktın.. Tüm bunlara rağmen senin hikâyeni okumuş biri olarak vakti zamanında verdiğin mücadeleyi takdir ediyorum.. Sen bize bakma, biz insanlar her türlü kendimizi mutsuz edecek bir şey buluruz.. Anne ve babasını kıskanan her çocuk gibi ebeveynlerimin sevgililer gününde bensiz kutlamalara gitmeleri sebebiyle küçüklüğümden beri pek içim ısınmadı sevgililer gününe, yine de senenin her günü budist olan bir kısım hanım kızımızın bir gün için dahi prenses gibi hissetmesi fena olmuyor.. Şimdi müsaadenizle, az sonra telefon çalacak ve ilk sevgilim, babam beni arayıp müstehzi bir gülümsemeyle sevgililer günümü kutlayacak, ben de anneannemin gitmeden önce bana en son sevgililer gününde aldığı kalpli yastığıma bakıp ne yaparsak yapalım ölene dek bizi terketmeyecek sevgililerin aile fertlerimiz olduğunu bir kez daha hatırlayacağım.. Günün manasına uygun bir karikatürle yazıma son vererek aranızdan ayrılıyorum.. Ne olursa olsun kalbiniz hep dolu olsun, boşluklara düşmeyin.. Buseler..

28 Ocak 2013 Pazartesi

Sizde Fazla Varsa Bir Fincan Hayal Alabilir Miyim?



En derin sohbetler, dünyayı kurtarma planları rakı sofrasında yapılır.. Biz de geçen gün bizim kızlarla yine bir dünyayı kurtarma operasyonundayken birimiz “Yakın zamanlarda bana en büyük hayalimi sordular, düşündüm ama benim bir hayalim yok galiba” dedi.. Öyle dediğinde dördümüz birden düşündük ve birimiz “Evlenip yuva kurmak herhalde” diyebildi.. Bugün ben de sordum kendi kendime acaba hayallerim var mı diye.. Vardığım sonuç şu oldu: hayallerim değil benim sadece korkularım var.. Bu düşüncem de yalnız olmadığıma de eminim.. Çoğumuzun yaşı henüz 3lü hanelere varmamışken (tamam belki bir sene sonra varacak ama dokunmayın şabanıma) hayal kurmak için çok yorulmuşuz.. Kendi adıma şu an Mesudiyeli Mesud rolündeki Şener Şen gibi küçük dünyamda mutlu olmaya çalışıyorum.. Yaşamın bana öğrettiği gibi elde etmekten çok elimdekileri kaybetme korkusu içindeyim.. Ailem, sevdiklerim, gözünün içine baktığım kedilerimi kaybetmek en büyük korkularım.. Fark ettim ki epeydir yukardakinden sağlık dışında bir şey istememişim.. Hayal kurmaya bile korkar olmuşum.. Hayallerimin çoğu üçüncü sınıf dram filmleri gibi.. Duyduğum, gördüğüm her hastalığı hemen kendime yakıştırıyorum.. Kafamdaki felaket senaryolarını bazen anneme anlattığımda kadıncağızın dudakları uçukluyor ve “Allahım acaba doğum esnasında bir terslik oldu da çocuğum oksijensiz mi kaldı?” dercesine bana bakıyor..Bu durumda şansın ve fırsatların gelip beni bulmasını beklemek, loto oynamak için kafama kuş pislemesini beklemek gibi bir şey.. Yapım itibariyle dışarıdan mutlu görünsem de her canlı gibi kılımı kıpırdatmadan bir şeylerin olmasını bekliyorum içten içe ve gerçekleşmeyince de üzülüp umutlarımı tüketiyorum.. Oysa ki dünyanın en güçlü, pes etmeyen annesine sahibim.. Azıcık ona benzeyebilseydim keşke.. Sızlanıp korkulara sığınmak yerine harekete geçmek en iyisi sanırım.. İstemeliyiz ama öncelikle neyi istediğimizi bilmeliyiz.. İnsan küçükken daha cesur daha gözü kara oluyor.. Uçuk bile olsa kendine hedefler koyuyor.. Dikkat ettim de çocukken hemen hemen istediğim her şeye sahip olmuşum.. Bunun sebebi klişe olsa da doğruluğuna inandığım “koşulsuz istemek” belki de.. Gerçekleşmese bile isteklerimize inanmak ve onlar için çabalamak bile güzel.. Buna yaşamak deniyor.. Hiçbir şey yapmadan durursak sadece oksijen tüketimi yaparak var oluyoruz ki bu bana sevdiğim sözlerden biri olan “Not living, it's just surviving” i hatırlatıyor.. Hep bekliyoruz, cuma olsun hafta sonu yatalım, gezelim, tozalım.. Beklerken geçen günleri dolduruyoruz sadece.. Farkına varmıyoruz aslında istediğimize varmayı beklerken geçenlerinde ömrümüzden gittiğini.. Giden günler içim “Aaa bu sayılmaz ama “ deme şansımız yok maalesef.. Hayat Super Mario gibi değil, kafamızı bir kutuya vurunca daha fazla cana sahip olmuyoruz.. Fena fikir değil aslında bunu yukardakiyle konuşabiliriz belki de.. Hayata küsmeyelim, çünkü aramızda kalsın ama biz ona küstüğümüzde onun pek de umrunda olmuyor.. Uzun lafın kısası olmaz olmaz demeyelim olmaz olmaz.. Kısacık hayatımızda ne istediğimizi ya da ne istemediğimizi bilelim, boş boş yaşamayalım.. Pollyanna dolusu buseler..