23 Kasım 2012 Cuma

Öğretmenim Canım Benim

Küçükken ne olacaksın diye sorduklarında her çocuk gibi dönem dönem farklı cevaplar verirmişim.. Sırasıyla “Dansöz, muhasebeci, manken, maymun doktoru, psikolog” verdiğim popüler cevaplardan.. Arada sırada odamın camına tahta kalemiyle yazılar yazarak kendi kendime ders anlatmış olsam da öğretmen olmak hayatta yaptığım en şaşırtıcı seçim oldu herhalde.. Evlenip çoluk çocuğa karışınca yapmayı tasarladığım işin içinde kendimi buldum bir anda.. İyi ki de bulmuşum.. Bir öğrencinin gözünde öğretmen demek, kalem etek giyen, gereksiz ödev veren, sınavlardan düşük not veren (not yüksekse öğrenci alır, düşükse öğretmen verir) varoluş sebebi tamamen öğrenciyi gıcık etmek olan bir canlıyla eş değer olabiliyor.. Ben kendi adıma öğretmenlerim için, en azından büyük kısmı için böyle bir şey düşünmedim.. Hepsi kendine has kişilikleriyle bana bilgi dışında hayata bakış açısı da kazandırdı..  Tabiki de daha çok sevdiğim ya da daha az sempati beslediğim öğretmenlerim oldu fakat öğretmen olunca gerçekten adanmışlık gerektiren bir meslek olduğunu daha iyi anladım.. Öğretmen olmak demek yalnızca “Sayfa onu aç oku çocuğum” demek değil, öğretmen olmak bütün sene hazır bir müfredat üzerinden bildiğin aynı şeyleri anlatmak değil.. Öğretmen olmak öncelikle karşındakiyle iyi iletişim kurarak ona ulaşmak ve onu tanıyarak uygun yolu bulup eğitim vermektir.. akşamın bir bakti işten çıkıp geldiğinde ona dersi en sevimli haliyle sunup verim alabilmesini sağlamaktır.. Küçük bir çocuğun ilgi noktasını yakalamak, asi bir gencin dikkatini çekebilmektir.. Evden bunalım içinde çıksan da tüm derdini sıkınıtını kapıda bırakıp derse Colgate reklamında gülen insan gibi girmektir.. Klasik metodların dışına çıkıp karşındakinin eziyet çektiğini değil de keyif alarak öğrendiğini görebilmektir.. Tüm birikimini öğrencine aktarmak istediğin halde yalnızca bir kısmını verebildiğin, bunu yaparken sabır gerektiren bir meslektir.. Bazen derste öğrencim bir kelime sorduğunda eş anlamlısı, zıt anlamlısı, değişik formları derken Arif Erdem'in Manchaster'a attığı göl videosunu ararken Songül Karlı videosuna kadar giden talihsiz genç gibi bambaşka bir yerde buluyorum kendimi.. İnsan tüm bildiklerini öğrencisinin de bilmesini istese de bu kısa sürede teknik olarak mümkün olamıyor pek tabi.. Ben bir kursta çalıştığım için okul öğretmenlerine göre daha rahatım, öğrencilerin kılık, kıyafet ya da diğer sorunlarıyla uğraşmak işimin bir parçası değil.. Sadece derslere yoğunluk verebildiğim için daha şanslıyım sanırım.. Genelde yetişkinlere ders verdiğim için de okul öğretmenleri kadar cefakar değilim belki.. Bir öğretmen için mutluluk nedir biliyor musunuz? Bol bol renkli kalem, mis gibi kokan yeni tahta kalemi, verdiğini alabilmiş ya da en azından çaba göstermiş ve kendi konusuyla alakalı bulabildiği sınırsız sayıda materyal.. Alışveriş yaptığımdaki mutluluğu sanırım tüm bunlarda fazlasıyla bulabiliyorum artık.. Gerçekten fiziksel ve zihinsel olarak yorucu bir meslek olsa da yediden yetmişe sayısızca insan tanıyabileceğiniz, karşınızdaki kişiye iki üç kelime bile öğretmiş olsanız size bu kadar minnet duydukları ve saygı gösterdikleri bir meslek daha olamaz herhalde.. Bazen üst üste on derse giriyorum, farklı seviyelerde, farklı yaş gruplarında.. Eve geldiğimde annemle konuşmak dahi istemiyorum, konuşmaya halim kalmıyor.. Gelin görün ki, ders sonu öğrencilerimden “Hocam teşekkür ederim” cümlesini duyduğumda yorgunluğumun hepsi olmasa da çoğunluğu gidiyor ve ertesi gün aynı tempoda devam edebilmek için güç toplamış oluyorum.. Her zaman öğreten taraf ben olmuyorum, öğrencilerimden de her gün yeni bir şey öğreniyorum.. Alternatif grip reçeteleri, iddaa oynama teknikleri, çocukların hayal dünyası, araba sanayisindeki son durumlar.. Beni düşündüklerini gösteren ve gerçekten inanılmaz maneviyat taşıyan hediyeler de cabası.. Sadece yeni bir dil öğrenen kimselerden genel bir ricam olacak “Hocam ben ne zaman konuşurum” gibi bir soru sormayın, zira ben falcı değilim.. Kaç vakte kadar konuşursunuz bilemem ama konuşabilmeniz için size en iyi yolu öğretebilirim.. Bir de ödev yapmamış mahcup öğrencilere seslenmek istiyorum, lütfen mahcup olmayın, benim ödev yapmanıza gerçekten ihtiyacım yok ama sizin var.. (Allahım bu cümleyi içten gelerek kurdum ya artık öğretmen olmuşum demek) Öğretmenlerin çalışma vermesinin sebebi kendi öğrencilik yıllarının acısını çıkartmak değildir, hiç kimse bundan gizli bir haz duymaz.. Ödev öğrenileni pekiştirmek içindir.. Mesleki deformasyon, bilgi verir gibi konuşmadan duramıyor insan.. Bazen birine bir şey anlatırken “Anladın mı?” diyorum.. Her an çıkar kalemi kağıdı havasında olmaktan korkuyorum.. Ne olursa olsun işimi seviyorum, çok insan tanımayı, sıfırdan başlayan birini belli bir yere getirmeyi, derslerde eğlenmeyi, gülmeyi saatime bile bakmadan zamanın su gibi akmasına şahit olarak günümü tamamlamayı, sınav kağıdı okumayı, ödev kontrol etmeyi seviyorum.. "Hocam" denildiğinde kendimi 20 yaş daha yaşlı hissetsem zamanla bu sıfata da alıştım.. Özellikle 53 yaşındaki bir insanın size minnet duyan gözlerle “Hocam” diye hitap etmesi, saygı duyması insana kendini gerçekten garip hissettiriyor.. Babamın bir lafı vardır ki çoğu baba aynı cümleyi telaffuz etmiştir: Ne olursan ol, ister çöpçü ol, mutlu bir çöpçü ol” (Sevgiler çöpçüler ayaklanmasın, yaptıkları meslek kötü kokular içinde geçen bir meslek olduğu için hep kendileri örnek verilir, zira hiç kolay bir meslek değildir).. Ben öğretmen oldum, mutlu bir öğretmen.. Beni de mutlu öğretmenler yetiştirdi.. Hepsine minnettarım, öğrettikleri her kelime, kazandırdıkları her şahsiyet kırıntısı için.. Hepsinin yeri ayrı, hayat boyu unutulmayacaklar.. Günümüz kutlu olsun, gününüz kutlu olsun.. Buseler..

20 Kasım 2012 Salı

Savaş Beyinlerde

Sene 1991, 7 yaşındayım.. Televizyonda naklen savaş izliyoruz, Körfez Savaşı.. Ben duruma vakıf olamadığımdan, babama “Bu kaç senede bir olur?” dediğimi hatırlıyorum.. Sanki başkanlık seçimi, belli periyotlarda tekrarlanacak.. Televizyondan da olsa tanıklık ettiğim halde algılayamamıştım savaşın ne olduğunu, ne kadar acımasız olduğunu.. Ardından Bosna savaşı, 3 yıl boyunca haberlerde film gibi izleyip tanıklık ettiğimiz insanlı ayıbı.. Bugün 28 yaşındayım ama değişen hiçbir şey olmadı.. Resmi adı savaş olmasa da yıllardır ülkem PKK denilen vebayla uğraşıyor, hastalığı söküp bir türlü atamıyor.. Geride, haberlerde 10 dakika üzülüp unuttuğumuz canlar ve nice acılı aile kalıyor.. Ne garip bir kişi ölüyor, ardında nice yaslı anne, baba, kardeş, sevgili, evlat, komşu, arkadaş bırakıyor.. Yani kaç ocak sönüyor, kaç hayat kalıcı yara alıyor.. Elimize silah alıp savaşamıyoruz belki ama bu “tatsız” durumlar karşısında hepimiz ister istemez yorumlarda bulunuyoruz.. Asıyoruz, kesiyoruz, mangalda kül bırakmıyoruz, en ala vatansever kesiliyoruz.. Bunu çoğumuz yapıyor.. Birkaç gündür süren, bize tüm çıplaklığıyla aktarılmadığına inandığım ve bildiğim bir savaşla karşı karşıyayız.. Kimimiz uzağında, kimimiz içinde, kimimizin yakınları içinde.. Savaşın içinde olan arkadaşımdan artık daha fazla "Yine sirenler çaldı, füze düşmüş, sığınaklara girdik" diye mesaj gelmesini istemiyorum.. Huzursuzluk içinde onu düşünmek istemiyorum.. Tüm bunların yanı sıra yazılanlara çizilenlere bakıyorum bazen gerçekten mana veremiyorum.. Hani bir laf vardır, “Akım derken bokum demek”, işte içinde bulunduğumuz durum.. Günümüzün en etkili ve yaygın iletişim yöntemi sosyal ağlar.. Burdan yaşadıklarımız haykırmak, büyük kitlelere duyurmak istiyoruz.. Bunu yaparken unuttuğumuz şeyler olabiliyor.. Kendimizi savunurken başkalarını eziyoruz, haklıyken haksız duruma düşüyoruz.. Fikir çatışması olmadan bir yaşam düşünülemez elbet.. Fikirler zorla kabul ettirilmek için değil beyan edilip yeri geldiğinde tartışılmak içindir.. Düşüncelerimizi dinsizleştirmemiz gerektiğine inananlardanım.. Dinsizleştirmeden kastım, benim bir düşünceye katılmam için o beyanatı verenin dindaşım olmasına gerek yok.. Benim için önemli olan ne düşündüğü, nereye vardığı.. Yahut ölen biri için üzülme şartı olarak aynı dine mensubiyet şartı aranmamalı, birazcık vicdan yeterlidir kanımca.. Sadece aynı halktan diye birini koşulsuz sevmeye zorlanmamalı insan.. Karşısında insan olduğu için sevmeli, insan olduğu için üzülmeli.. İki ülkenin savaşı, dinlerin savaşına dönüştürülmemeli.. Aynı ülkede aynı havayı soluyan insanları birbirine düşürmemeli.. Diğerini öbüründen farklı diye ayırmamalı ya da hor görmemeli.. Bir çatı altında huzur içinde yaşamayı bilmiyoruz.. Hep ötekileştiriyoruz.. Babam tarafı Kafkaslardan gelmiş, Çerkes.. Annemin tarafı Selanik'ten mübadele zamanı bu tarafa göç etmek zorunda kalmış.. Ben de Türkiye'de doğup büyüdüm ve Türk'üm.. Ailem dışında hayatımdaki önemli insanlardan ikisi gayrimüslim.. Aramızda bugüne kadar hiç bir farklılık hissetmedim.. Yıllarca beraber yaşadığımız için birbirimizin adetlerini biliriz, saygı duyarız.. Bayramlarda ilk önce onlar mesaj atar, bayramımı kutlar.. Kandil'de beraber helva yeriz, Paskalya'da oturur leziz çöreklerimizi tadarız.. Hepimizin iki kolu iki bacağı ve bir kalbi var.. Bu ülkede doğup büyüyen, bu ülkeye hizmet eden ve kendine bu sıfatı yakıştıran herkes de Türk'tür.. Kimileri daha çok, kimileri daha az Türk'tür diye bir şey söz konusu değildir.. Hele bu ülkeyi bölmeye çalışıp kendi özerkliğinde devlet kurmaya çalışmak söz konusu dahi olmamalıdır.. Kaldı ki yeryüzünde yaşama hakkına sahio olanlar yalnızca Türkler değildir.. Biz tartışmayı henüz bilmiyoruz.. Birbirimize fikirleri dayatmadan, empoze etmeden, provokasyon yapmadan tartışmayı öğrenmeliyiz.. Karşımızdakini sırf bizimle aynı fikirde değil diye fişleyip belli bir kalıba sokmamalıyız.. Yok eğer bunu illa yapıyorsak o zaman da kimseden saygı, hoşgörü beklemeye hakkımız yok.. Fikirlerimizi bile medenice beyan etmeyi öğrenmeden sanırım savaşsız bir dünyada yaşamayı başarmamız mümkün olmayacak.. Savaşta ve barışta Müslüman, Ermeni, Musevi, Budist vs. olmayalım, insan olalım, unutanlara da hatırlatalım.. Sadece kendi ırkımıza mensup diye değil bir kalp taşıdığı için üzülelim sönen hayatlara, üzülmeyi biliyorsak tabi.. Belki böylelikle hepimizin içinde olduğuna inanmak istediğim vicdanlarımızı doğru yönde kullanabiliriz.. Bütün bunları sıcacık evimde oturup, kahvemi yudumlarken yazıyorum, korku içinde yatıp uyumaya çalışıp siren sesleriyle başlamıyorum güne belki evet ama bazı durumları yaşamadan da empati yaparak hissedebiliriz.. İnsanoğlu böyle bir yeteneğe sahip madem, yeri geldiğinde kullanmakta fayda var.. Güzellik yarışmasında tek bir dilek hakkı olan mankenler gibi dünyada barışı hepimiz istiyoruz elbette.. Kan dökülmeden, savaş olmadan barış sağlanmasını daha da çok istiyoruz, her ne kadar ütopik olsa da.. Biz burda klavye başında birbirimizi yerken uzaklarda bir yerlerde kan dökülüyor, tedirginlik içinde insanlar yaşıyor.. Savaşı hiç bir şey meşru kılamaz biliyorum ama çaresiz kalınan durumlar oluyor.. Ne şimdi ne de sonra dilerim daha fazla masum “insan” ölmez ya da evsiz kalmaz, dini, ırkı, vatanı neresi olursa olsun.. Herkesin inanç şekilleri farklı olsa da, inanıyorsak eğer, tek bir Allah var ve inananlar olarak hepimiz O'na inanıyoruz.. İnanmayanlar da var tabiki, bu da onların seçimi.. Kimse kimseye inancı yüzünden hesap soramaz ama hiç kimse de inancı uğruna dinini kullanarak insanları öldüremez, buna hakkı yok.. Allah gibi ulu bir kudretin kendi için kurban edilecek canlara ihtiyacı yoktur.. Allah korkusu değil insanın içinde Allah sevgisi olmalıdır.. Allah'ı korkulacak bir öcü gibi göstermek çok da mantıklı değildir.. İnsan ne yapıyorsa kendine yapar, iyi ya da kötü.. İşlediği günahların hesabını da 3. bir kişiye vermek zorunda değildir, buna mecbur tutuluyorsa orda bir yanlışlık var demektir.. Her şeyin bu kadar mantık çerçevesinde işleyebildiği bir dünya filmler de dahi yoktur farkındayım.. "Hayat bayram olsa laylaylay" şeklinde de gezmiyorum, gerçekleri görebiliyorum ama yine de bazen hayal kurmak, güzel düşüncelere inanmak iyidir, insanı iyiye teşvik eder.. Savaş her zaman kan dökülerek olmuyor, çoğu zaman zihinlerde vücut buluyor.. Yazıma bir Behiç Pek karikatürüyle son veriyorum.. Sanırım 3 cümleyle her seyi özetliyor.. Buseler..