Küçükken ne olacaksın diye
sorduklarında her çocuk gibi dönem dönem farklı cevaplar
verirmişim.. Sırasıyla “Dansöz, muhasebeci, manken, maymun
doktoru, psikolog” verdiğim popüler cevaplardan.. Arada sırada odamın
camına tahta kalemiyle yazılar yazarak kendi kendime ders anlatmış
olsam da öğretmen olmak hayatta yaptığım en şaşırtıcı seçim
oldu herhalde.. Evlenip çoluk çocuğa karışınca yapmayı tasarladığım işin içinde kendimi buldum bir anda.. İyi ki de bulmuşum.. Bir öğrencinin gözünde öğretmen demek, kalem
etek giyen, gereksiz ödev veren, sınavlardan düşük not veren
(not yüksekse öğrenci alır, düşükse öğretmen verir) varoluş
sebebi tamamen öğrenciyi gıcık etmek olan bir canlıyla eş değer
olabiliyor.. Ben kendi adıma öğretmenlerim için, en azından
büyük kısmı için böyle bir şey düşünmedim.. Hepsi kendine
has kişilikleriyle bana bilgi dışında hayata bakış açısı da
kazandırdı.. Tabiki de daha çok sevdiğim ya da daha az sempati beslediğim öğretmenlerim oldu fakat öğretmen olunca gerçekten adanmışlık
gerektiren bir meslek olduğunu daha iyi anladım.. Öğretmen olmak
demek yalnızca “Sayfa onu aç oku çocuğum” demek değil,
öğretmen olmak bütün sene hazır bir müfredat üzerinden
bildiğin aynı şeyleri anlatmak değil.. Öğretmen olmak öncelikle
karşındakiyle iyi iletişim kurarak ona ulaşmak ve onu tanıyarak
uygun yolu bulup eğitim vermektir.. akşamın bir bakti işten çıkıp geldiğinde ona dersi en sevimli haliyle sunup verim alabilmesini sağlamaktır.. Küçük bir çocuğun ilgi noktasını yakalamak, asi bir gencin dikkatini çekebilmektir.. Evden bunalım içinde çıksan da tüm derdini sıkınıtını kapıda bırakıp derse Colgate reklamında gülen insan gibi girmektir.. Klasik metodların dışına çıkıp karşındakinin eziyet çektiğini değil de keyif alarak öğrendiğini görebilmektir.. Tüm birikimini öğrencine
aktarmak istediğin halde yalnızca bir kısmını verebildiğin,
bunu yaparken sabır gerektiren bir meslektir.. Bazen derste öğrencim
bir kelime sorduğunda eş anlamlısı, zıt anlamlısı, değişik
formları derken Arif Erdem'in Manchaster'a attığı göl videosunu
ararken Songül Karlı videosuna kadar giden talihsiz genç gibi
bambaşka bir yerde buluyorum kendimi.. İnsan tüm bildiklerini
öğrencisinin de bilmesini istese de bu kısa sürede teknik olarak
mümkün olamıyor pek tabi.. Ben bir kursta çalıştığım için
okul öğretmenlerine göre daha rahatım, öğrencilerin kılık,
kıyafet ya da diğer sorunlarıyla uğraşmak işimin bir parçası
değil.. Sadece derslere yoğunluk verebildiğim için daha şanslıyım
sanırım.. Genelde yetişkinlere ders verdiğim için de okul öğretmenleri kadar cefakar değilim belki.. Bir öğretmen için mutluluk nedir biliyor musunuz? Bol
bol renkli kalem, mis gibi kokan yeni tahta kalemi, verdiğini
alabilmiş ya da en azından çaba göstermiş ve kendi konusuyla alakalı bulabildiği
sınırsız sayıda materyal.. Alışveriş yaptığımdaki mutluluğu
sanırım tüm bunlarda fazlasıyla bulabiliyorum artık.. Gerçekten
fiziksel ve zihinsel olarak yorucu bir meslek olsa da yediden yetmişe
sayısızca insan tanıyabileceğiniz, karşınızdaki kişiye iki üç
kelime bile öğretmiş olsanız size bu kadar minnet duydukları ve
saygı gösterdikleri bir meslek daha olamaz herhalde.. Bazen üst
üste on derse giriyorum, farklı seviyelerde, farklı yaş
gruplarında.. Eve geldiğimde annemle konuşmak dahi istemiyorum,
konuşmaya halim kalmıyor.. Gelin görün ki, ders sonu
öğrencilerimden “Hocam teşekkür ederim” cümlesini duyduğumda
yorgunluğumun hepsi olmasa da çoğunluğu gidiyor ve ertesi gün
aynı tempoda devam edebilmek için güç toplamış oluyorum.. Her
zaman öğreten taraf ben olmuyorum, öğrencilerimden de her gün
yeni bir şey öğreniyorum.. Alternatif grip reçeteleri, iddaa
oynama teknikleri, çocukların hayal dünyası, araba sanayisindeki
son durumlar.. Beni düşündüklerini gösteren ve gerçekten inanılmaz maneviyat taşıyan hediyeler de cabası.. Sadece yeni bir dil öğrenen kimselerden genel bir
ricam olacak “Hocam ben ne zaman konuşurum” gibi bir soru
sormayın, zira ben falcı değilim.. Kaç vakte kadar konuşursunuz
bilemem ama konuşabilmeniz için size en iyi yolu öğretebilirim..
Bir de ödev yapmamış mahcup öğrencilere seslenmek istiyorum,
lütfen mahcup olmayın, benim ödev yapmanıza gerçekten ihtiyacım
yok ama sizin var.. (Allahım bu cümleyi içten gelerek kurdum ya artık öğretmen olmuşum demek) Öğretmenlerin çalışma vermesinin sebebi
kendi öğrencilik yıllarının acısını çıkartmak değildir,
hiç kimse bundan gizli bir haz duymaz.. Ödev öğrenileni
pekiştirmek içindir.. Mesleki deformasyon, bilgi verir gibi
konuşmadan duramıyor insan.. Bazen birine bir şey anlatırken
“Anladın mı?” diyorum.. Her an çıkar kalemi kağıdı
havasında olmaktan korkuyorum.. Ne olursa olsun işimi seviyorum,
çok insan tanımayı, sıfırdan başlayan birini belli bir yere
getirmeyi, derslerde eğlenmeyi, gülmeyi saatime bile bakmadan
zamanın su gibi akmasına şahit olarak günümü tamamlamayı, sınav kağıdı okumayı, ödev kontrol etmeyi seviyorum.. "Hocam" denildiğinde kendimi
20 yaş daha yaşlı hissetsem zamanla bu sıfata da alıştım..
Özellikle 53 yaşındaki bir insanın size minnet duyan gözlerle
“Hocam” diye hitap etmesi, saygı duyması insana kendini
gerçekten garip hissettiriyor.. Babamın bir lafı vardır ki çoğu baba aynı cümleyi
telaffuz etmiştir: Ne olursan ol, ister çöpçü ol, mutlu bir
çöpçü ol” (Sevgiler çöpçüler ayaklanmasın, yaptıkları
meslek kötü kokular içinde geçen bir meslek olduğu için hep
kendileri örnek verilir, zira hiç kolay bir meslek değildir).. Ben
öğretmen oldum, mutlu bir öğretmen.. Beni de mutlu öğretmenler
yetiştirdi.. Hepsine minnettarım, öğrettikleri her kelime,
kazandırdıkları her şahsiyet kırıntısı için.. Hepsinin yeri
ayrı, hayat boyu unutulmayacaklar.. Günümüz kutlu olsun, gününüz
kutlu olsun.. Buseler..
23 Kasım 2012 Cuma
20 Kasım 2012 Salı
Savaş Beyinlerde
Sene 1991, 7 yaşındayım..
Televizyonda naklen savaş izliyoruz, Körfez Savaşı.. Ben duruma
vakıf olamadığımdan, babama “Bu kaç senede bir olur?”
dediğimi hatırlıyorum.. Sanki başkanlık seçimi, belli
periyotlarda tekrarlanacak.. Televizyondan da olsa tanıklık
ettiğim halde algılayamamıştım savaşın ne olduğunu, ne kadar
acımasız olduğunu.. Ardından Bosna savaşı, 3 yıl boyunca
haberlerde film gibi izleyip tanıklık ettiğimiz insanlı ayıbı..
Bugün 28 yaşındayım ama değişen hiçbir şey olmadı.. Resmi
adı savaş olmasa da yıllardır ülkem PKK denilen vebayla
uğraşıyor, hastalığı söküp bir türlü atamıyor.. Geride,
haberlerde 10 dakika üzülüp unuttuğumuz canlar ve nice acılı
aile kalıyor.. Ne garip bir kişi ölüyor, ardında nice yaslı
anne, baba, kardeş, sevgili, evlat, komşu, arkadaş bırakıyor..
Yani kaç ocak sönüyor, kaç hayat kalıcı yara alıyor.. Elimize
silah alıp savaşamıyoruz belki ama bu “tatsız” durumlar
karşısında hepimiz ister istemez yorumlarda bulunuyoruz..
Asıyoruz, kesiyoruz, mangalda kül bırakmıyoruz, en ala vatansever
kesiliyoruz.. Bunu çoğumuz yapıyor.. Birkaç gündür süren, bize
tüm çıplaklığıyla aktarılmadığına inandığım ve bildiğim
bir savaşla karşı karşıyayız.. Kimimiz uzağında, kimimiz
içinde, kimimizin yakınları içinde.. Savaşın içinde olan arkadaşımdan artık daha fazla "Yine sirenler çaldı, füze düşmüş, sığınaklara girdik" diye mesaj gelmesini istemiyorum.. Huzursuzluk içinde onu düşünmek istemiyorum.. Tüm bunların yanı sıra yazılanlara çizilenlere
bakıyorum bazen gerçekten mana veremiyorum.. Hani bir laf vardır,
“Akım derken bokum demek”, işte içinde bulunduğumuz durum..
Günümüzün en etkili ve yaygın iletişim yöntemi sosyal ağlar..
Burdan yaşadıklarımız haykırmak, büyük kitlelere duyurmak
istiyoruz.. Bunu yaparken unuttuğumuz şeyler olabiliyor.. Kendimizi
savunurken başkalarını eziyoruz, haklıyken haksız duruma
düşüyoruz.. Fikir çatışması olmadan bir yaşam düşünülemez
elbet.. Fikirler zorla kabul ettirilmek için değil beyan edilip
yeri geldiğinde tartışılmak içindir.. Düşüncelerimizi
dinsizleştirmemiz gerektiğine inananlardanım.. Dinsizleştirmeden
kastım, benim bir düşünceye katılmam için o beyanatı verenin
dindaşım olmasına gerek yok.. Benim için önemli olan ne
düşündüğü, nereye vardığı.. Yahut ölen biri için üzülme
şartı olarak aynı dine mensubiyet şartı aranmamalı, birazcık
vicdan yeterlidir kanımca.. Sadece aynı halktan diye birini
koşulsuz sevmeye zorlanmamalı insan.. Karşısında insan olduğu
için sevmeli, insan olduğu için üzülmeli.. İki ülkenin savaşı,
dinlerin savaşına dönüştürülmemeli.. Aynı ülkede aynı
havayı soluyan insanları birbirine düşürmemeli.. Diğerini
öbüründen farklı diye ayırmamalı ya da hor görmemeli.. Bir
çatı altında huzur içinde yaşamayı bilmiyoruz.. Hep
ötekileştiriyoruz.. Babam tarafı Kafkaslardan gelmiş, Çerkes..
Annemin tarafı Selanik'ten mübadele zamanı bu tarafa göç
etmek zorunda kalmış.. Ben de Türkiye'de doğup büyüdüm ve
Türk'üm.. Ailem dışında hayatımdaki önemli insanlardan ikisi gayrimüslim.. Aramızda bugüne kadar hiç bir farklılık hissetmedim.. Yıllarca beraber yaşadığımız için birbirimizin adetlerini biliriz, saygı duyarız.. Bayramlarda ilk önce onlar mesaj atar, bayramımı kutlar.. Kandil'de beraber helva yeriz, Paskalya'da oturur leziz çöreklerimizi tadarız.. Hepimizin iki kolu iki bacağı ve bir kalbi var.. Bu ülkede doğup büyüyen, bu ülkeye hizmet eden ve
kendine bu sıfatı yakıştıran herkes de Türk'tür.. Kimileri
daha çok, kimileri daha az Türk'tür diye bir şey söz konusu
değildir.. Hele bu ülkeyi bölmeye çalışıp kendi özerkliğinde
devlet kurmaya çalışmak söz konusu dahi olmamalıdır.. Kaldı ki yeryüzünde yaşama hakkına sahio olanlar yalnızca Türkler değildir.. Biz
tartışmayı henüz bilmiyoruz.. Birbirimize fikirleri dayatmadan, empoze
etmeden, provokasyon yapmadan tartışmayı öğrenmeliyiz..
Karşımızdakini sırf bizimle aynı fikirde değil diye fişleyip
belli bir kalıba sokmamalıyız.. Yok eğer bunu illa yapıyorsak o
zaman da kimseden saygı, hoşgörü beklemeye hakkımız yok..
Fikirlerimizi bile medenice beyan etmeyi öğrenmeden sanırım
savaşsız bir dünyada yaşamayı başarmamız mümkün olmayacak..
Savaşta ve barışta Müslüman, Ermeni, Musevi, Budist vs.
olmayalım, insan olalım, unutanlara da hatırlatalım.. Sadece
kendi ırkımıza mensup diye değil bir kalp taşıdığı için
üzülelim sönen hayatlara, üzülmeyi biliyorsak tabi.. Belki
böylelikle hepimizin içinde olduğuna inanmak istediğim
vicdanlarımızı doğru yönde kullanabiliriz.. Bütün bunları
sıcacık evimde oturup, kahvemi yudumlarken yazıyorum, korku içinde
yatıp uyumaya çalışıp siren sesleriyle başlamıyorum güne
belki evet ama bazı durumları yaşamadan da empati yaparak
hissedebiliriz.. İnsanoğlu böyle bir yeteneğe sahip madem, yeri
geldiğinde kullanmakta fayda var.. Güzellik yarışmasında tek bir
dilek hakkı olan mankenler gibi dünyada barışı hepimiz istiyoruz
elbette.. Kan dökülmeden, savaş olmadan barış sağlanmasını
daha da çok istiyoruz, her ne kadar ütopik olsa da.. Biz burda
klavye başında birbirimizi yerken uzaklarda bir yerlerde kan
dökülüyor, tedirginlik içinde insanlar yaşıyor.. Savaşı hiç bir şey meşru kılamaz biliyorum ama çaresiz kalınan durumlar oluyor.. Ne şimdi ne de
sonra dilerim daha fazla masum “insan” ölmez ya da evsiz kalmaz,
dini, ırkı, vatanı neresi olursa olsun.. Herkesin inanç şekilleri
farklı olsa da, inanıyorsak eğer, tek bir Allah var ve inananlar
olarak hepimiz O'na inanıyoruz.. İnanmayanlar da var tabiki, bu da
onların seçimi.. Kimse kimseye inancı yüzünden hesap soramaz ama
hiç kimse de inancı uğruna dinini kullanarak insanları öldüremez,
buna hakkı yok.. Allah gibi ulu bir kudretin kendi için kurban
edilecek canlara ihtiyacı yoktur.. Allah korkusu değil insanın
içinde Allah sevgisi olmalıdır.. Allah'ı korkulacak bir öcü
gibi göstermek çok da mantıklı değildir.. İnsan ne yapıyorsa
kendine yapar, iyi ya da kötü.. İşlediği günahların hesabını
da 3. bir kişiye vermek zorunda değildir, buna mecbur tutuluyorsa
orda bir yanlışlık var demektir.. Her şeyin bu kadar mantık
çerçevesinde işleyebildiği bir dünya filmler de dahi yoktur
farkındayım.. "Hayat bayram olsa laylaylay" şeklinde de gezmiyorum, gerçekleri görebiliyorum ama yine de bazen hayal kurmak, güzel düşüncelere
inanmak iyidir, insanı iyiye teşvik eder.. Savaş her zaman kan dökülerek olmuyor, çoğu zaman zihinlerde vücut buluyor.. Yazıma bir Behiç Pek karikatürüyle
son veriyorum.. Sanırım 3 cümleyle her seyi özetliyor.. Buseler..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

