7 Ağustos 2012 Salı

Azıcık İlerleyelim Beyler

Günümüzde en çok ihtiyacımız olan şey tahammül gücü ve sabır olsa gerek.. Etrafıma bakıyorum kimsenin kimseye tahammülü kalmamış.. Trafikte yol vermedi diye adam öldürenler, metrobüse binerken serbest dalda depar rekoru kıranlar, kasada sıra beklerken kavga çıkarıp tükürükle pöfleyenler.. Bunun arkasından beklenen soruyu soruyorum: toplumca nereye gidiyoruz?? Bana kalırsa bir yere gidemiyoruz, bilakis yerimizde sayıyoruz ama illa yok yok gidiyoruz derseniz haklısınız geriye gidiyoruz.. Eskiden daha mı medeniydik acaba diye düşünüyorum cevabı bulamıyorum.. Özellikle toplu taşıtları kullanmada ya da kullanamamada eşimiz benzerimiz yok.. Üniversite yıllarımda, okula gittiğim nadir zamanlarda, ulaşımımı dolmuş, vapur ve tramvay üçlüsüyle sağlıyordum.. Okula gidene kadar stres küpü olup sağa sola insanlık dersi vermeye çalışmaktan yorgun düşmüş bir vatandaş halini alıyordum.. Gelin hep beraber toplu taşıtlara binmenin inceliklerini ve külfetlerini inceleyelim.. Dolmuşla başlayalım.. Dolmuşta ilkokulda cam kenarı kapmaya çalışan çocuk heyecanını hala içinde yaşatan ve dışına da bunu yansıtmakta tereddüt etmeyen bir kesim var.. Çok afedersiniz mabadım kadar olan arka kısımda inatla kaymayan, yapışık olarak oraya monte edildiğini düşündüğüm bir grup insan mevcut.. Adeta birbirlerine ayrılmamaya yemin etmişler, böyle bir bağlılık olamaz.. Benim bu soruna naçizane çözümüm 39 numara ayaklarım ve zikretmek istemediğim ağırlıktaki cüssem ve valiz ebatlarındaki çantamla bu arkadaşları itip kakarak oturmak.. Bunu yapmadan önce yolculara bakmakta fayda var, bazen tanıdık çıkabiliyor.. Bir de para uzatmanızı rica ederken iman gücüyle sizi dürten şahsiyetler var ki, o eli paket yapıp iade edesi geliyor insanın.. Dolmuş maratonundan sonra vapur macerası.. Vapurdan ziyade Nuh'un Gemisi diyebiliriz.. Sanki kıyametin kopacağını, oraya en önce binmezse karşıya yüzerek geçmek zorunda kalacağını düşünen abiler, ablalar, teyzeler ve amcalar.. Günün her saati kendileriyle karşılaşmak mümkün.. Buna henüz çözüm üretmedim, burda en hassas nokta denize düşmemek olduğundan iskeleyi tutup yapışmak, ya da iki kişinin arasına sinsice girip onların yürüyüşünden kuvvet alıp kendiliğinden binmek en mantıklısı.. En son ve zorlu kısım da tramvay.. Hep isteyip te formula pilotu olamamış vatmanlar ve her frende arkadan, önden, sağdan ve soldan olmak suretiyle sarılan yolcular.. Öğrencilik hayatım boyunca en azından tanımadığım 10 kişiye, acı bir fren sonucu anneme bile sarılmadığım kadar içten şekilde yapışmışımdır.. O yüzden ayakta yolculuk ediyorsanız elaleme sarılmamak için bulduğunuz ilk direğe koala gibi yapışın derim.. Stajımı bu üç toplu taşıt aracıyla yapmış biri olarak hala metrobüse binmeyi öğrenememekse beni derinden yaralıyor.. Dolu olduğunda bir sonrakini beklediğim aracın kapısında haliyle ilk sırada oluyorum, ama ne hikmetse o kapı açıldığından ben içeri giren en son kişi olmasam da istisnasız her seferinde ayakta kalıyorum.. Şanslı günümdeysem, yapılış amacını kavrayamadığım bir buçuk kişilik koltukların buçuk kısmında yer bulabiliyorum.. Yine de insanlara bu kadar acımasız olmamam gerektiğini düşünerek yolculuğuma ayakta devam ediyorum.. Tabi bir de halkımızın azımsanmayacak kısmının favori esansı olan hafif mayhoş, hafif lahmacun salonu kıvamındaki ter kokusu var ki, bu noktada kelimelerin kifayetsiz kaldığını söylemek istiyorum.. Şair, rakı şişesinde balık olsam demiş, eğer siz de konserve kutusunda balık olma deneyimini yaşamak isterseniz, büyükşehrin size sunduğu bu deneyimi hala yaşamadıysanız kaçırmayın derim.. Allahtan bugüne kadar çalıştığım bütün iş yerlerim evime maksimum 3km. uzakta olduğundan çaçaron çenemle sağa sola müdahale ederken dayak yemeden evime sağ salim varabildim.. İşe giderken birden çok vasıtayla bu maratona katılan yoldaşlarıma sabırlar ve kondisyon dilerken satırlarıma bir karikatürle son veriyorum.. Buseler..