Günümüzde en çok ihtiyacımız olan
şey tahammül gücü ve sabır olsa gerek.. Etrafıma bakıyorum
kimsenin kimseye tahammülü kalmamış.. Trafikte yol vermedi diye
adam öldürenler, metrobüse binerken serbest dalda depar rekoru
kıranlar, kasada sıra beklerken kavga çıkarıp tükürükle
pöfleyenler.. Bunun arkasından beklenen soruyu soruyorum: toplumca
nereye gidiyoruz?? Bana kalırsa bir yere gidemiyoruz, bilakis
yerimizde sayıyoruz ama illa yok yok gidiyoruz derseniz haklısınız
geriye gidiyoruz.. Eskiden daha mı medeniydik acaba diye düşünüyorum
cevabı bulamıyorum.. Özellikle toplu taşıtları kullanmada ya da
kullanamamada eşimiz benzerimiz yok.. Üniversite yıllarımda,
okula gittiğim nadir zamanlarda, ulaşımımı dolmuş, vapur ve
tramvay üçlüsüyle sağlıyordum.. Okula gidene kadar stres küpü
olup sağa sola insanlık dersi vermeye çalışmaktan yorgun düşmüş
bir vatandaş halini alıyordum.. Gelin hep beraber toplu taşıtlara
binmenin inceliklerini ve külfetlerini inceleyelim.. Dolmuşla
başlayalım.. Dolmuşta ilkokulda cam kenarı kapmaya çalışan
çocuk heyecanını hala içinde yaşatan ve dışına da bunu
yansıtmakta tereddüt etmeyen bir kesim var.. Çok afedersiniz
mabadım kadar olan arka kısımda inatla kaymayan, yapışık olarak
oraya monte edildiğini düşündüğüm bir grup insan mevcut..
Adeta birbirlerine ayrılmamaya yemin etmişler, böyle bir bağlılık
olamaz.. Benim bu soruna naçizane çözümüm 39 numara ayaklarım
ve zikretmek istemediğim ağırlıktaki cüssem ve valiz
ebatlarındaki çantamla bu arkadaşları itip kakarak oturmak.. Bunu
yapmadan önce yolculara bakmakta fayda var, bazen tanıdık
çıkabiliyor.. Bir de para uzatmanızı rica ederken iman gücüyle
sizi dürten şahsiyetler var ki, o eli paket yapıp iade edesi
geliyor insanın.. Dolmuş maratonundan sonra vapur macerası..
Vapurdan ziyade Nuh'un Gemisi diyebiliriz.. Sanki kıyametin
kopacağını, oraya en önce binmezse karşıya yüzerek geçmek
zorunda kalacağını düşünen abiler, ablalar, teyzeler ve
amcalar.. Günün her saati kendileriyle karşılaşmak mümkün..
Buna henüz çözüm üretmedim, burda en hassas nokta denize
düşmemek olduğundan iskeleyi tutup yapışmak, ya da iki kişinin
arasına sinsice girip onların yürüyüşünden kuvvet alıp
kendiliğinden binmek en mantıklısı.. En son ve zorlu kısım da
tramvay.. Hep isteyip te formula pilotu olamamış vatmanlar ve her
frende arkadan, önden, sağdan ve soldan olmak suretiyle sarılan yolcular.. Öğrencilik hayatım boyunca en
azından tanımadığım 10 kişiye, acı bir fren sonucu anneme bile sarılmadığım
kadar içten şekilde yapışmışımdır.. O yüzden ayakta yolculuk ediyorsanız elaleme sarılmamak için bulduğunuz ilk direğe koala gibi yapışın derim.. Stajımı bu üç toplu
taşıt aracıyla yapmış biri olarak hala metrobüse binmeyi
öğrenememekse beni derinden yaralıyor.. Dolu olduğunda bir
sonrakini beklediğim aracın kapısında haliyle ilk sırada
oluyorum, ama ne hikmetse o kapı açıldığından ben içeri giren
en son kişi olmasam da istisnasız her seferinde ayakta kalıyorum..
Şanslı günümdeysem, yapılış amacını kavrayamadığım bir
buçuk kişilik koltukların buçuk kısmında yer bulabiliyorum..
Yine de insanlara bu kadar acımasız olmamam gerektiğini düşünerek
yolculuğuma ayakta devam ediyorum.. Tabi bir de halkımızın azımsanmayacak kısmının favori esansı olan hafif mayhoş, hafif lahmacun salonu kıvamındaki ter kokusu var ki, bu noktada kelimelerin kifayetsiz kaldığını söylemek istiyorum.. Şair, rakı şişesinde balık olsam demiş, eğer siz de konserve kutusunda balık olma deneyimini yaşamak isterseniz, büyükşehrin size sunduğu bu deneyimi hala yaşamadıysanız kaçırmayın derim.. Allahtan bugüne kadar
çalıştığım bütün iş yerlerim evime maksimum 3km. uzakta
olduğundan çaçaron çenemle sağa sola müdahale ederken dayak yemeden evime sağ salim
varabildim.. İşe giderken birden çok vasıtayla bu maratona katılan
yoldaşlarıma sabırlar ve kondisyon dilerken satırlarıma bir
karikatürle son veriyorum.. Buseler..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder