8 Temmuz 2012 Pazar

Darısı Başımıza



30 yaşıma merdiven dayayıp çıkmama 2 basamak kalan şu günlerde evlilik nası bi şeydir, faydalı mıdır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Ben alsam da insanlar düşünmememe fırsat bırakmıyor.. Her düğünde yanıma gelen darısı başınacı teyzeler, aile eşrafı, eş dost sağolsun evlenmemek gibi bir alternatifim olmadığını hissettiriyor bana.. Babalar içinse kızlarının yuvadan uçması, başka bir erkeğin kanatları altına girmesi başka bir boyut olsa gerek.. Benim babam da, ben kendimi bildim bileli “ben bu dünyadan gitmeden evlenme”, “aman evlenip ne yapacaksın, hayatını paylaşabileceğin birini bulursan beraber yaşa” gibi bir felsefeye sahip.. İkinci söylediğini muhtemelen benden ümidi kesmiş olmanın rahatlığıyla söylediğini düşünüyorum.. Yine de her konuşmamızda “durumlar nedir, yok mu düzgün damat adayı?” şeklinde soru sormaktan kendini alamaz.. Yani bilinçaltı bir evlilik zorunluluğu herkeste mevcut.. Arkadaşlarımdan ilki evlendiğinde, o evet derken gözlerim dolmuş, bir anda evliliğin ciddiyetini anlamıştım.. Ondan önce düğünler hep “ne giysem” krizlerinin yaşandığı, “bu sıcakta ne saç kalır ne makyaj, tam altın kaç para olmuş, yarım altın mı taksam” gibi bencilce ve dünyasal düşüncelerin hakim olduğu sıradan birer “event” ti, benim için.. Şimdiyse arkadaşlarımın düğününe giderken onları nasıl bir hayatın beklediğini düşünüyorum, korkarak da olsa kendimi bir anda o beyaz gelinliğin içinde hayal ediyorum.. Evlilik tabiki de her genç kızın rüyası, bir nevi zetina dikiş makinası ama gel gör ki dışardan bakıldığında biraz tedirginlik yaratan bir dünya.. Aynı evin içinde sürekli dibinde bir insan, hem de senelerce aynı insan.. Bir çeşit tamagotchi, onu besliyorsun, kıyafetlerini düzenliyorsun, temizliğini yapıyorsun.. Olaya burdan bakınca pek de cazip gelmiyor haliyle.. Öte yandan, gerçekten iyi vakit geçirdiğin, sevdiğin ve diğer insanlara nazaran daha fazla güvendiğin biriyle evlenirsen eğlenceli bir yolculuğa benziyor.. Tabi bu yolculukta direksiyonda bir değil iki kişi oturuyor.. Sanırım olay da bu dengeyi sağlamak, “hep banacı” olmamak, çekinmeden ve karşılık beklemeden fedakarlık yapabilmek.. Rahmetli anneannem hayatımda biri olup olmadığını sormak için onların jenerasyonunun jargonu olan “anlaştığın biri var mı?” cümlesini kullanırdı.. Sanırım anahtar kelime bu, anlaşmak.. Anlaşmasan da anlaşmak, orta noktayı bulmak.. Asıl konumuza geri dönersek, evlilik aslında doğanın kanunu gibi sokuluyor kafalarımıza.. İnsanlar doğar, büyür, evlenir ve ölür.. Kimiyse doğar, büyür, evde kalır ve öyle ölür.. Toplumdaki bakış açısı bu.. Bence şu olsa daha iyi: İnsanlar doğar, büyür, sever ve ölür.. Yani her aşk, her sevgi evlilikle mi noktalanmalı ? İlla herkesin çocuğu mu olmalı ? Günümüzde birkaç ay bile süren evliliklerin olduğunu düşünürsek bence bunu bir kanun gibi görmemeliyiz.. Aşk evliliğiyle mantık evliliğinin ortasında bir yerde olanlardanım.. Sonuçta bir ömrü beraber paylaşmak için yola çıktığım insana bir gün azalacağını bildiğim bir aşkla bağlanmaktansa bir ömür birbirimizi idare edebilmeyi, her şeyden önce her anı dolu dolu geçirmeyi tercih ederim.. İşte her “darısı başına” gibi şartlanmışlık dolu bir cümleyi duyuşumda gözlerimi kısıp gülümserken aklımdan tüm bunları geçiriyorum.. Yine de birbirini gerçekten sevip sahip çıkacağına inandığım iki insan evlendiğinde kendimi mutlu olmaktan da alamıyorum.. Bu yazıyı yazma amacım evlilik hakkında ahkam kesmek değil tabiki, sonuçta “bekara karı boşamak kolay” demişler.. Nacizane amacım evliliğin hayatın akışında bir zorunluluk değil de doğruya en yakın insanı bulduğunda, ki doğrunun tam olarak olduğunu kimse bilmiyor galiba, gerçekleştirilebilecek bir durum olabileceğini göstermek.. Hoş sanırım potansiyel kısmetlerimi de bu yazıdan sonra kaybetmiş olacağım.. Yazıma konuya binaen bir karikatürle son verirken tüm evli arkadaşlarımın gözlerinden, benim gibi kafası karışmış müzmin bekarların da yanaklarından öpüyorum.. Buseler..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder