30 yaşıma merdiven dayayıp çıkmama
2 basamak kalan şu günlerde evlilik nası bi şeydir, faydalı
mıdır diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. Ben alsam da
insanlar düşünmememe fırsat bırakmıyor.. Her düğünde yanıma
gelen darısı başınacı teyzeler, aile eşrafı, eş dost sağolsun
evlenmemek gibi bir alternatifim olmadığını hissettiriyor bana..
Babalar içinse kızlarının yuvadan uçması, başka bir erkeğin
kanatları altına girmesi başka bir boyut olsa gerek.. Benim babam
da, ben kendimi bildim bileli “ben bu dünyadan gitmeden evlenme”,
“aman evlenip ne yapacaksın, hayatını paylaşabileceğin birini
bulursan beraber yaşa” gibi bir felsefeye sahip.. İkinci
söylediğini muhtemelen benden ümidi kesmiş olmanın rahatlığıyla
söylediğini düşünüyorum.. Yine de her konuşmamızda “durumlar
nedir, yok mu düzgün damat adayı?” şeklinde soru sormaktan
kendini alamaz.. Yani bilinçaltı bir evlilik zorunluluğu herkeste
mevcut.. Arkadaşlarımdan ilki evlendiğinde, o evet derken
gözlerim dolmuş, bir anda evliliğin ciddiyetini anlamıştım..
Ondan önce düğünler hep “ne giysem” krizlerinin yaşandığı,
“bu sıcakta ne saç kalır ne makyaj, tam altın kaç para olmuş,
yarım altın mı taksam” gibi bencilce ve dünyasal düşüncelerin
hakim olduğu sıradan birer “event” ti, benim için.. Şimdiyse
arkadaşlarımın düğününe giderken onları nasıl bir hayatın
beklediğini düşünüyorum, korkarak da olsa kendimi bir anda o
beyaz gelinliğin içinde hayal ediyorum.. Evlilik tabiki de her genç
kızın rüyası, bir nevi zetina dikiş makinası ama gel gör ki
dışardan bakıldığında biraz tedirginlik yaratan bir dünya..
Aynı evin içinde sürekli dibinde bir insan, hem de senelerce aynı
insan.. Bir çeşit tamagotchi, onu besliyorsun, kıyafetlerini
düzenliyorsun, temizliğini yapıyorsun.. Olaya burdan bakınca pek
de cazip gelmiyor haliyle.. Öte yandan, gerçekten iyi vakit
geçirdiğin, sevdiğin ve diğer insanlara nazaran daha fazla
güvendiğin biriyle evlenirsen eğlenceli bir yolculuğa benziyor..
Tabi bu yolculukta direksiyonda bir değil iki kişi oturuyor..
Sanırım olay da bu dengeyi sağlamak, “hep banacı” olmamak,
çekinmeden ve karşılık beklemeden fedakarlık yapabilmek..
Rahmetli anneannem hayatımda biri olup olmadığını sormak için
onların jenerasyonunun jargonu olan “anlaştığın biri var mı?”
cümlesini kullanırdı.. Sanırım anahtar kelime bu, anlaşmak.. Anlaşmasan da
anlaşmak, orta noktayı bulmak.. Asıl konumuza geri dönersek,
evlilik aslında doğanın kanunu gibi sokuluyor kafalarımıza..
İnsanlar doğar, büyür, evlenir ve ölür.. Kimiyse doğar, büyür,
evde kalır ve öyle ölür.. Toplumdaki bakış açısı bu.. Bence
şu olsa daha iyi: İnsanlar doğar, büyür, sever ve ölür.. Yani
her aşk, her sevgi evlilikle mi noktalanmalı ? İlla herkesin
çocuğu mu olmalı ? Günümüzde birkaç ay bile süren
evliliklerin olduğunu düşünürsek bence bunu bir kanun gibi
görmemeliyiz.. Aşk evliliğiyle mantık evliliğinin ortasında
bir yerde olanlardanım.. Sonuçta bir ömrü beraber paylaşmak için
yola çıktığım insana bir gün azalacağını bildiğim bir aşkla
bağlanmaktansa bir ömür birbirimizi idare edebilmeyi, her şeyden
önce her anı dolu dolu geçirmeyi tercih ederim.. İşte her
“darısı başına” gibi şartlanmışlık dolu bir cümleyi
duyuşumda gözlerimi kısıp gülümserken aklımdan tüm bunları
geçiriyorum.. Yine de birbirini gerçekten sevip sahip çıkacağına
inandığım iki insan evlendiğinde kendimi mutlu olmaktan da
alamıyorum.. Bu yazıyı yazma amacım evlilik hakkında ahkam
kesmek değil tabiki, sonuçta “bekara karı boşamak kolay”
demişler.. Nacizane amacım evliliğin hayatın akışında bir
zorunluluk değil de doğruya en yakın insanı bulduğunda, ki
doğrunun tam olarak olduğunu kimse bilmiyor galiba, gerçekleştirilebilecek
bir durum olabileceğini göstermek.. Hoş sanırım potansiyel
kısmetlerimi de bu yazıdan sonra kaybetmiş olacağım.. Yazıma
konuya binaen bir karikatürle son verirken tüm evli arkadaşlarımın
gözlerinden, benim gibi kafası karışmış müzmin bekarların da
yanaklarından öpüyorum.. Buseler..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder