İnsanın ömrü nasıl mı geçiyor,
tabiki de şikayet ederek.. En mutlu gününüzü hatırlayın kaç
saniyedir acaba? Peki ya huysuz ve mutsuz günleriniz, saymaya matematiğiniz yetmez.. Yaşadığımıza
hayat değil adeta bir şikayet kutusu diyebiliriz..Peki insan ne
zaman hayatının kıymetini biliyor, ya sağlığını
kaybetmek üzere olduğunda, halihazırda kaybettiğinde, ya da biri
öldüğünde.. Sevdiğimiz ya da hiç tanımadığımız biri
öldüğünde bile “Hayat ne kadar da boş, Hiçbir şeyi kafaya
takmamalıyız” deriz.. Bunu her seferinde tekrarlar, yeni
kararlar alır, tövbeler eder, hiç kimseyle küsmemeye, her anın
kıymetini bilmeye ant içeriz.. Tabi bu sözler pazartesi başlayıp
çarşamba biten rejimler gibi unutulur.. Ben azıcık huysuz,
birazcık mutsuz ve bir hayli şansız biri olduğumu düşünerek
bütün bir ömrümü yakarış içinde geçirdiğimi
söyleyebilirim.. Ojemin kenarı çıksa parmağımı kesecek kadar
efkarlanırım, bazen kaşımı alırken bir tel fazla çeksem sanki
kaşsız, saçımdan iki tel dökülse kel kalmış gibi anlamsızca
dertlenirim ve herkesin olmazsa olmazı kışın soğuktan, yazın sıcaktan ölesiye
yakınırım.. Kışın sıcacık bir evde olduğum için ya da yazın ömür boyu sürmese de dinlememe yetecek kadar tatil yapabildiğim için şükretmek aklıma pek de sık gelmez.. Hayatı dolu dolu yaşamayı her fâni gibi
doktorlardan çıkınca akıl ederim ancak.. Sanki ölümsüzmüşüm
gibi, sanki bin yıl yaşayacakmışım gibi o kadar hoyratça
kullandım ki yıllarımı, aylarımı, dakikalarımı.. Hepimizin
yaptığı gibi.. Bu aralar tıbbiyeyle biraz fazla haşır neşir
olan biri olarak şunu söyleyebilirim ki ne durumda olursanız olun
sizin yerinizde olmak için dünyaları verebilecek başka insanlar
vardır.. Kulağa fazla klişe gelebilir ama gerçekten de bir
yerimiz ağrıdığında tam bir vücuda sahip olduğumuz için
şükretmeliyiz.. Kulağa biraz manyakça gelebilir, oturup “Şükür
rabbime bugün de migrenim tuttu, ohhh başım pek de güzel ağrıyor,
elimi kestim amaaan ne güzel de kanıyor şakır şakır” şeklinde
beyanatlar da veremeyiz tabi ama en azından içinde bulunduğumuz
durumun bir çaresi olduğunu düşünerek kendi iç huzurumuzu ve
yakınımızdakilerin akıl sağlığını garanti altına
alabiliriz.. Hangimiz ne kadar yaşar, ne şekilde bu dünyadan
ayrılır bunu bilemeyiz.. Bunun için en azından evden çıkarken
kimseyle küs ayrılmama prensibini edindim.. Eğer ki anneme dırdır
yaparak evden çıktıysam 10 dakikayı geçmeyen bir zaman aralığında
şirinlik mesajımı atarım, birine karşı kızgınsam içime
atmamaya gayret ederim bilakis dışıma dışıma atmak suretiyle
belli ederim, tersi bir durum söz konusuysa birine karşı iyi bir
şeyler söyleyeceksem onu da ertelememeye çalışırım.. Ömrümüz
bize yapmayı düşündüklerimizi erteleyebileceğimiz bir vakti
verecek kadar cömert olmayabilir.. Olsa da ne yazar.. (gönül yazar
ehi ehi diye içinden cevaplayanlar derhal burayı terk etsin) Zaman
bu hızla akıp geçerken.. Hayat insana kendi öğretiyor, sabırlı
olmayı, şükretmeyi, hep oturduğu yerden istemek yerine harekete
geçmeyi.. Maalesef ki insanoğlunun hayatı bunları anlamaya
çalışırken bitecek kadar kısa ve ansızın sonlanacak kadar
belirsiz. İşte bundandır ki her anın kıymeti bilmeliyiz, geçen
günlerin hiçbir zaman geri gelmeyeceğini ama belki de daha da
güzellerini göreceğimize inanarak yaşamalıyız ve gayrısafî
millî şikayetimizi minimuma indirmeliyiz.. Yazıma
bittabi manidar bir karikatürle son verirken, ki bu Umut Sarıkaya'ya ait olup en sevdiklerimdendir, minnoş şahsıma ait bir özlü sözle
bitirmek isterim.. Hayatta en büyük kumar yaşamaktır, çünkü
nasıl bir sabaha uyanacağımızı asla bilemeyiz.. Buseler..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder