Her sabah uyandığımda, yatakta 10 dakika tavana bakarak saygı duruşumu tamamladıktan sonra alıyorum elime telefonumu.. Ben uyurken olan biteni öğrenmek için korka korka Twitter ve Ekşi'ye bakıyorum.. Korkuyorum, çünkü uzun süredir güne hep felaket haberleriyle başlayıp felaket haberleriyle günü bitiriyoruz.. Artık haber izleyemez olduk ama uzay boşluğundan düşmüş bir varlık gibi etraftan bihaber de olamıyoruz.. Son birkaç senedir haber bültenlerindeki hayırlı ya da iç açıcı haberler hayvanat bahçesinde yeni doğum yapmış bir panda ya da Ramazan'da verilen sütlaç tarifi.. Çoğu kanal hükümet aşığı olduğundan muhalefete saydırıyor, geri kalan da mümkün mertebe etliye sütlüye karışmıyor.. Facialar olduktan sonra malumunuz yayın yasakları geliyor.. Biz de rutine bağladık, çeşitli sosyal mecralardan isyan ediyoruz.. Edince "klavye delikanlısı" oluyoruz, eleştiriliyoruz.. Etmesek gönül razı değil.. Ben de çoğu zaman içimdeki öfkeyi ve acıyı durduramıyorum, sokağa çıkıp bağırmak istiyorum.. Onun yerine sosyal medyada yakarışlarda bulunuyorum.. Neye faydası var bilmiyorum ama kayıtsız kalamıyorum.. Sonra günlük hayatıma devam ediyorum elbette.. Bir an geliyor, bunca ölümün, kazanın, belanın arasında yaşamaya utanıyorum.. Dışarı çıkıp, gülüp, eğlendiğimde ülkenin bir yerinde acı çeken insanlar aklıma geliyor, nefes almak, yaşamak ihanet gibi geliyor.. Nasıl denir, içim hiç rahat etmiyor.. Tabi ki dünyada herkesin eşit şartlarda yaşamasına imkân yok, birileri kazanırken birileri kaybediyor.. Birileri doğuyor, birileri ölüyor.. Ama işte, o kadar zor günler geçiriyoruz ki, o kadar haksızlık gördü ki bu gözler insan hayatı sorgulamadan "neden?" demeden yapamıyor.. Benim evladım yok ama gözümden bile sakındığım, bu kötü dünyada onlara sarılarak, onları severek sığındığım 3 kedim var.. En son, 2 numara böbrek taşı ameliyatı olacak diye ailecek iki gece uyuyamadık.. Aladağ'da yangında ölen o çocukları düşünüyorum.. Her gün canlarını veren askerciklerimizi .. Ben, doğurmadığım 3 kediye böylesine bağlanmışken, o evlatların anneleri, babaları ne durumdadır, nasıl atlatırlar bu acıyı.. İnsan işin içinden çıkamıyor.. Toplum olarak koca bir travma denizinde yüzüyoruz.. Boğulanları görüyoruz, belki yanı başımızdalar ama elimizi uzatıp tutamıyoruz.. İşin en kötü yanı da, tüm bu yaşadıklarımızı, ölümleri, felaketleri kanıksıyoruz, alışıyoruz.. Biri mi öldü, hopp İnstoşta fotoğrafını paylaş, altına yazıyı da döşe, hadi güle güle.. Ölen daha öldüğünü idrak edemeden, biz hemen alışıveriyoruz.. Ölüm bir gerçektir, sürpriz değil elbet.. Yine de hazmetmesi bir süre alan bir durum, fakat biz alışmışız.. Acı çekmeye, acı çektirilmeye.. Nazım Hikmet'in çok sevdiğim mısralarında dediği gibi: en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı.. İlla bir acı çekeceksek, aşk acısı olsun.. Yeni gelin gibi, hem ağlayalım, hem de aşka gidelim.. Güzel günleri, akıl sağlığımızı yitirmeden görmek umuduyla.. Buseler..
1 Aralık 2016 Perşembe
Boyumuz Kısa Diye Mi, Güzel Günleri Göremiyoruz
Her sabah uyandığımda, yatakta 10 dakika tavana bakarak saygı duruşumu tamamladıktan sonra alıyorum elime telefonumu.. Ben uyurken olan biteni öğrenmek için korka korka Twitter ve Ekşi'ye bakıyorum.. Korkuyorum, çünkü uzun süredir güne hep felaket haberleriyle başlayıp felaket haberleriyle günü bitiriyoruz.. Artık haber izleyemez olduk ama uzay boşluğundan düşmüş bir varlık gibi etraftan bihaber de olamıyoruz.. Son birkaç senedir haber bültenlerindeki hayırlı ya da iç açıcı haberler hayvanat bahçesinde yeni doğum yapmış bir panda ya da Ramazan'da verilen sütlaç tarifi.. Çoğu kanal hükümet aşığı olduğundan muhalefete saydırıyor, geri kalan da mümkün mertebe etliye sütlüye karışmıyor.. Facialar olduktan sonra malumunuz yayın yasakları geliyor.. Biz de rutine bağladık, çeşitli sosyal mecralardan isyan ediyoruz.. Edince "klavye delikanlısı" oluyoruz, eleştiriliyoruz.. Etmesek gönül razı değil.. Ben de çoğu zaman içimdeki öfkeyi ve acıyı durduramıyorum, sokağa çıkıp bağırmak istiyorum.. Onun yerine sosyal medyada yakarışlarda bulunuyorum.. Neye faydası var bilmiyorum ama kayıtsız kalamıyorum.. Sonra günlük hayatıma devam ediyorum elbette.. Bir an geliyor, bunca ölümün, kazanın, belanın arasında yaşamaya utanıyorum.. Dışarı çıkıp, gülüp, eğlendiğimde ülkenin bir yerinde acı çeken insanlar aklıma geliyor, nefes almak, yaşamak ihanet gibi geliyor.. Nasıl denir, içim hiç rahat etmiyor.. Tabi ki dünyada herkesin eşit şartlarda yaşamasına imkân yok, birileri kazanırken birileri kaybediyor.. Birileri doğuyor, birileri ölüyor.. Ama işte, o kadar zor günler geçiriyoruz ki, o kadar haksızlık gördü ki bu gözler insan hayatı sorgulamadan "neden?" demeden yapamıyor.. Benim evladım yok ama gözümden bile sakındığım, bu kötü dünyada onlara sarılarak, onları severek sığındığım 3 kedim var.. En son, 2 numara böbrek taşı ameliyatı olacak diye ailecek iki gece uyuyamadık.. Aladağ'da yangında ölen o çocukları düşünüyorum.. Her gün canlarını veren askerciklerimizi .. Ben, doğurmadığım 3 kediye böylesine bağlanmışken, o evlatların anneleri, babaları ne durumdadır, nasıl atlatırlar bu acıyı.. İnsan işin içinden çıkamıyor.. Toplum olarak koca bir travma denizinde yüzüyoruz.. Boğulanları görüyoruz, belki yanı başımızdalar ama elimizi uzatıp tutamıyoruz.. İşin en kötü yanı da, tüm bu yaşadıklarımızı, ölümleri, felaketleri kanıksıyoruz, alışıyoruz.. Biri mi öldü, hopp İnstoşta fotoğrafını paylaş, altına yazıyı da döşe, hadi güle güle.. Ölen daha öldüğünü idrak edemeden, biz hemen alışıveriyoruz.. Ölüm bir gerçektir, sürpriz değil elbet.. Yine de hazmetmesi bir süre alan bir durum, fakat biz alışmışız.. Acı çekmeye, acı çektirilmeye.. Nazım Hikmet'in çok sevdiğim mısralarında dediği gibi: en fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı.. İlla bir acı çekeceksek, aşk acısı olsun.. Yeni gelin gibi, hem ağlayalım, hem de aşka gidelim.. Güzel günleri, akıl sağlığımızı yitirmeden görmek umuduyla.. Buseler..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder